KARIŞIK

19 Şubat 2016 Cuma

DEDE.MAKSUT...ahlat






               Dede Maksut, Ruşen Ali'nin hizmetkârıymış. Efendisi hacca gitmiş. Birkaç gün sonra hanımına, hacı hatun bi helva çalaydın hacıma götüreyim diyor. Kadın diyor ki, herhalde canı helva istiyor, bi helva yapayım da yesin diyor. Yapıp veriyor. Allahın izniyle helvayı Beytullaha götürüp efendisine yetiştiriyor, kadının haberi yok. Dede Maksut hayvanlara çok iyi bakarmış. Hayvanların altına gübre sepeler, soyunup üstünde yuvarlanırmış hayvanlar oturunca batan yer var mı diye. Keramete erişmiş. Bu nedenle helvayı da sıcak sıcak Beytullaha yetiştirmiş. Hacısı hacdan geldiği zaman, elini öpmeye gidiyorlar. Benim elimi öpmeyin, gidin Dede Maksut'un elini öpün diyor. Sonra da anlatıyor, diyor ki, bana helvayı sıcak getirdi. Tabağıyla bıraktı gitti, tabağı ben getirdim. Hacı, Dede Maksut'tur biz değiliz, diyor.
Dede Maksut çok keramet ehli bir zatmış. Bir rivayete göre;  Bir vatandaş bina yapmış, o dönem binanın üzerini örtmek için odun kullanırlarmış. Bu ağaçlara günümüzde olduğu gibi keran denirmiş. Binanın üstünü örterken keranlardan biri kısa kalmış. Dede Maksut’a demişler ki, biz bu keranı kısa kestik keran yetişmiyor. Dede Maksut elini kerana vurmuş ve demiş,”Gel bakalım, mübarek gel” bunun üzerine keran uzamış ve yetişmiş.

sarı ahmet dede ziyaretgahı..sandıklı

Sarı Ahmet Dede Ziyaretgahı

Sarı Ahmet Baba Kimdir: Bekteş köyünde metfun olan Sarı Dede’nin , Selçuklu  Devletinin çöktüğü sıralarda komşu köy olan Selçik köyüne gelip yerleşen Selçuklu beylerinden olduğu söylenen Sarı Selçuk’un kardeşi olduğu da halk tarafından rivayet edilmektedir.[6] Sarı Selçuk gibi Sarı dede de kabri çayköy’de bulunan Yunus Emre,Akin ‘de bulunan Yusuf Dede ve Koçgazi köyünde bulunan Koçgazi Dedeyle çağdaştır.
Osmanlı Devlet Salnamelerini incelediğimizde kayıtlarda Bekteş köyünün “Bektaş Köy” olarak geçtiğini görmekte ve Sarı Dede’nin de ismi diğer Sandıklı’da ki yüzün üstünde evliya ile birlikte zikredildiğini görmekteyiz.
Sarı dede hakkında bildiklerimiz sadece rivayetten ibarettir. Ayrıca Bekteş köyü sınırları içersinde Sarı Dede’den başka, Göksu dede, Erenler ve Buğlan Dede olmak üzere üç tane daha evliya mezarının varlığı saptanmaktadır.
Sarı Ahmet Dede’nin Günümüzdeki Mezarı:
Mezarı önceleri köy camisi bahçesinde iken tadilatlar nedeniyle caminin karşısında yol kıyısında bir evin kenarına nakledilmiştir.Bu mezar hala durmaktadır.Gösterişiz ve sade bir biçimde olup taşlarla etrafı örülmüştür.Mezarın daha önceki halinde mezar başında sarık şeklinde kalenderi’leri temsil eden taşın bulunduğu daha sonra mezarın nakli sırasında bu mezar taşının kaybolduğu belirtilmektedir.[7]
Günümüzde ise mezarın üstünde mermerden şekilsiz düz bir mezar taşı bulunmaktadır. Mezar normal mezar ölçülerinde iken günümüzde kare biçimine getirilmiştir.Bekteş köyü Camisinin tam karşısında bulunan evin bitişiğinde yatmakta olan Sarı dede ‘nin isminin köyün kuruluşu kadar eski olduğu söylenmektedir.Bazı kaynaklarda ismi farklı bahsedilmesine rağmen maalesef detaylı bilgiye ulaşamamaktayız.[8]
Sarı Dede Menkıbeleri: Sarı dede ile ilgili olarak çeşitli rivayetler söylenmektedir.İlçemize bağlı Bekteş Köyünde yaşanıldığı rivayet edilen ve Milli Mücadele dönemini günümüze kadar getiren “Sarı Dede” efsanesi. Bu efsane, olayda adı geçen şahısların torunları ve köyün yaşlı kesimlerince günümüzde  bile hala anlatılmaktadır.
Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz köyün yaşlıları;”Köy odalarının yaygın olduğu günlerde soğuk kış gecelerinde odaya toplanır,büyüklerimiz bizlere bu hikayeyi anlatır bizlerde yaşlı gözlerle dinlerdik.[9]
Artık ne köy odaları nede o güzel hikaye ve destanlar kaldı..” Gerçekten zamanla birlikte bir çok değerlerimizde kaybolup gitmiş.Sarı dede ile ilgili yaygın olarak anlatılan efsanelerden bir tanesi şöyledir;
Milli Kurtuluş Savaşının en hızlı olduğu,Türk Milletinin ateşten gömlek giyerek ölüm kalım savaşı verdiği o günlerde Çanakkale cephesinde adı henüz konulmamış bir destan yazılmaktadır. Yedi düvele karşı yoksul Türk askerinin süngülü mücadelesi…
Efsanemizin yukarıda anlattığımız gibi Türk tarihinde başlı başına bir destan olan Çanakkale cephesinde geçtiği söyleniyor.[10]
Çanakkale’de savaşın çok hızlı olduğu bir anda Türk siperleri düşman saldırısına uğrar. Bekteş köyünden Mehmet Çakmak’ın babası Yusuf Çakmak siperde yalnız kalmıştır ve yaralıdır.Yaşam ile ölüm arasında gidip gelen ve son anlarını yaşayan askeri birden nerden geldiği belli olamayan birisi kuvvetle kucakladığı gibi mermi yağmuru içersinden ateş hattının dışına çıkarır.Yaralarını sarar. Elleriyle su içirir. Kendisini kurtaran ve hiç görmediği bu meçhul askeri hayran hayran seyreden askere bu meçhul şahıs;”Gazan mübarek olsun gazi”der. Oda “Senin de  gazan mübarek olsun.Kimin ölüp kalacağı belli değil.Hakkını helala et” diye helallık ister. Kıyafeti bile değişik olan meçhul asker ise; “Benim buralarda daha işim çok.Ama sen köyüne döneceksin” diyerek köyden bazı kimseleri  tanıyıp tanımadığını sorar.Asker hayretler  içersindedir. Kendisi kadar köyünü çok iyi tanıyan bu yabancı da kimdir? Dayanamaz ;
“-Sende kimsin bizim köyü,onları nereden tanıyorsun? Ben seni bu güne kadar hiç görmedim ki..”der.
Yabancı,”Bende sizin köydenim. Bana Sarı Dede derler. Her Cuma Caminin bahçesine gelip başında dua ettiğin kabir var ya işte ben o kabrin içindeki Sarı Dedeyim. Der ve kaşla göz arasında gözden kaybolup gider. Savaşta yaralanan asker ise daha sonra köyüne döner ve ilk olarak Sarı Dede’yi ziyaret ederek hayır dua’da bulunur. Yakınlarına başından geçen olayı anlatarak bu mübarek zata saygıda kusur edilmemesi gerektiğini tembih eder.  Olayda adı geçen Sarı Dede’ye ait olduğu söylenen bu mezar yakın zamana kadar köyün Camisinin bahçesinde bulunmakta iken cami tadilatı sırasında cami bahçesinden çıkartılarak Caminin hemen karşısında bulunan bir vatandaşın evinin yanına yol kenarına nakledilir.Yine yakın zamana kadar mübarek günlerde ve adak törenlerinde devamlı adaklar kesilip Kur’an-ı Kerim okunurken günümüzde bu adetler hemen hemen unutulmuş durumdadır.   Menkıbede adı geçen Yusuf  Çakmak’ın sülalesine adı ise bugün “Sarılar” olarak geçmektedir.
Sarı Dede ile İlgili Halk İnançları: Sarı Ahmet Dede’nin mezarı çocuğu olmayanlar ve hastalığına şifa arayanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Burada adanan adaklar kazanlarda pişirilerek halka dağıtılırdı. Yakın döneme kadar askere ve gurbete gidenler burasının ziyaret ederek duada bulunarak hacet dilenirdi. Bu gelenek günümüzde unutulmuş durumdadır.

hötüm dede.malatya





 Battalgazi İlçesi Meydanbaşı mahallesinde, Halfetih minaresinin hemen yanındadır, bu türbede Nezir Gazi isminde bir yatır vardır. Battalgazi’nin soyundan geldiği rivayet edilir. Yapı sonrada düzenlenmiş olup dikdörtgen biçimindedir. Halk arasında yürüme yaşı geçtiği halde, yürümeyen küçük çocuklar bu ziyarete götürüldüğünde iyileşeceğine inanılır

KIRK KARDEŞLER..malatya..battalgazi






Battalgazi döneminde, bu bölgede yapılan bir savaşta şehit düşen, Battalgazi’nin kırka yakın arkadaşının mezarlığıdır. Mezar taşları karışmış birçoğu ise tahrip edilmiş, sağlam kalanlardan bir kısmı ise Malatya müzesine götürülmüştür.
  Önceki dönemde belediyece ihata duvarı ile çevrelenerek koruma altına alınan kısımda yeniden düzenlenme yapılması gereği vardır. Halkın inanışına göre ‘Bu mezar alanını üç sefer nefes almadan dolanan kişinin dilekleri kabul görür’ amacıyla ziyaret edilmektedir. Bu ziyaretler mezarlık alanı içerisinde yapıldığından, mezarların daha da yok olmasına sebep olmaktadır.
  Anlatılan efsaneye göre, çocuğu olmayan kadınlar, buradaki taş beşiği salladıklarında tutukları dileğin kabul edileceğine inanırlar. Buraya dikilen bir de dilek taşı vardır. Bu dilek taşına küçük taşlar temas ettirirler. Bu küçük taşlar yapışırsa tutulan dileğin yerine geleceğine inanılır. Ayrıca “ mezarlar arasında nefessiz üç tur koşabilen kişinin dileği kabul görülür.” İnancı hâkimdir.
  Şehitlik, 125x450 m alan üzerindedir. Yapılan incelemelerde Selçuklu taş işçiliği ve süslemesinin hâkim olduğu mezar taşları yanında, civar kısımlarda Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezar taşlarına rastlanılmıştır. 2011 yılında Müze Müdürlüğü başkanlığındaki KUDEB işbirliği ile hafriyat temizliği çalışmalarına başlanmış ve günümüzde bu çalışma devam etmektedir.13.yytarihlenen mezarlıkta yapılan motifli çalışmalarda üzeri yazılı birçok lahit ve mezar taşı ortaya çıkarılmıştır. Buluntular arasında Roma ve Bizans dönemi sikkeleri de mevcuttur.

ZEYNEL ABİDİN TÜRBESİ..battalgazi..malatya



Battalgazi ilçesi Atabey köyünde bir türbedir. Karakaya Baraj Gölünün oluşmasından sonra sular altında kalmasın diye yeri değiştirilmiş, baraja yakın betonarme olarak yeniden yapılmıştır.
  Hz. Ali’nin torunu olan Zeynel Abidin, On iki İmamdan birisidir. Türkiye’de, İran’da, Irak’ta birçok yerde mezarı bulunmaktadır. Anlatılara göre burada bir bacağı gömülüdür. Kendisinin H. 94(M. 712)tarihinde vefat ettiği bilinmekle birlikte bölgeye geldiğini gösteren belge yoktur. Kubbeli olan türbe iki bölümdür. Dış duvarda Hz. Ali’nin resmi içeride ise şecereler, On iki imam ve yine Hz. Ali’nin resmi duvara asılmıştır. Mezarın baş tarafında iki tahta kabın içinde ziyaretçilerin şifa için kullandığı tuz vardır. Sol yanda türbeden geçilen küçük bir mescit bulunmaktadır.
  Dört katlı bir sosyal tesis ve çevre düzenlemesiyle gelenlerin rahat edebileceği ortam oluşturulmuştur. Kurban kesimi, yemek pişirilmesi, cem dönülmesi için mekânlar mevcuttur.


  Ziyaretçiler büyük saygıyla dua ederler. Eşikten itibaren öpme, duvara el sürme, yüz sürme, mezarı öperek el ve yüz sürme gibi eylemler hep yapılır. Türbenin içinde, mezarın çevresinde dönenler olduğu gibi mescide geçerek iki rekât namaz kılanlar da olur. Çaput bağlama, mum yakma ritüeline az da olsa rastlanmaktadır. Hz. Zeynel Abidin’in Ehl-i Beyt’e mensup olmasından ötürü türbeye toplumda büyük değer verilmektedir.

ALİ BABA TÜRBESİ..malatya..battalgazi







Battalgazi İlçe Eski Malatya girişinde, yolun sağında, aynı isimle zikredilen Ali Baba mezarlığının orta kısımlarında olan türbenin yapısı gösterişsiz, basit, yığma şeklindedir. Mezarın içerisinde bulunan ve adının Ali Baba olduğu anlatılan zatın, Battal Gazi’nin oğlu olduğu rivayet edilir. Şehit düştüğü yere gömülmüştü

HASAN BASRİ (KORUCUK) TÜRBESİ..malatya










 Battalgazi İlçesi Karahan Mahallesi’nde, Kırk Kardeşler şehitliği yanındadır. Hasan Basri’nin, MS 7.yüzyılda Basra’dan geldiği, Malatya çevresinde yaşadığı rivayet olunur. Ermiş bir kişi olarak bilinmektedir.
  Çok sayıda ziyaretçi çeken yatırın bulunduğu türbe sonradan beton ile yenilenmiş, eski yapıya ait hiçbir iz kalmamıştır. Ziyaret binasının bulunduğu yerin su kenarında olması sebebiyle zeminde oluşan kaymalardan dolayı 1943 yılında yıkılmış, 1945’te tamir edilmiştir. 1965 yılında binada tekrar çatlaklar oluşunca köylülerin çalışması ile betonarme olarak tekrar yapılmıştır.
  Türbe Battalgazi Belediyesi tarafından 1986 yılında Fırat Nehri ile Tohma suyunun birleştiği yerdeki Korucuk köyünde bulunmakta iken Karakaya Baraj Gölü suları altında kalacak olan bugünkü yerinde türbenin müştemilatıyla birlikte yapılarak türbe buraya taşınmıştır. Bu nedenle türbeye Korucuk da denilmektedir

Üçkızlar Türbesi / ANKARA / BEYPAZARI

Üçkızlar Türbesi / ANKARA / BEYPAZARI / Merkez

Türbenin Yeri: Üçkızlar Türbesi, Ankara İli Beypazarı İlçesi merkezinde bir tepe üzerindedir.

Üçkızlar Kimdir: Üçkızların kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur.

Türbenin Durumu: Türbe üstü açık mezar şeklindedir. Mezarın etrafı taşlarla örülmüştür.

Ziyaret Nedeni: Türbe özellikle kadınlar tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir.

Kaynakça: Hikmet Tanyu –Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri –Ankara Üni.Basımevi -1967.

İDRİS BABA ..MACARİSTAN

Idrisz baba türbesi – 
Idrisz baba türbesi – Pécs, Rókusdomb, Çocuk hastanesinin bahçesinde<br/><br/>Pécs şehrinin, Rókusdomb tepesinde bulunan gri yapı taşları kullanılarak sekiz köşeli temel üzerine inşa edilen türbenin üzerinde kubbe şeklinde bir çatı bulunmaktad

Pécs, Rókusdomb, Çocuk hastanesinin bahçesinde

Pécs şehrinin, Rókusdomb tepesinde bulunan gri yapı taşları kullanılarak sekiz köşeli temel üzerine inşa edilen türbenin üzerinde kubbe şeklinde bir çatı bulunmaktadır. Türbenin duvarlarında eğimli pencereler vardır. Kapıların çevresinde üzerinde tam yukarıda bir zirve oluşturarak birleşen gotik mimari tarzda inşa edilen taş çerçeveler bulunmaktadır. Idris Babanın tabutu, orijinal haliyle Mekke yönüne çevrilmiş olarak hala türbededir. İdris Baba Güney Macaristan’ın Sancak merkezi olan Pécs şehrinde XVI. Yüzyılda yaşamıştır. Ülkemize ilk gelen yerleşimci kafilelerin arasında olduğu sanılmaktadır. Neyle ilgilendiği, mesleğinin ne olduğu konusunda rivayet muhteliftir. Bazı tarihçilere göre tabip, bazılarına göre ise müneccimdir. Ölümünün ardından şehir sakinleri onu bir evliya olarak görmüşlerdir. Zamanla onun anısına yapılan türbe de sürekli ziyaret edilen bir merkez haline gelmiştir. Türbe bir dönem için Cizvitlerin mülkiyetine geçmiştir. 1693 yılında küçük kiliseye dönüştürülmüştür. 1708 yılında baş gösteren büyük cüzam salgınının ardından bina orduya tahsis edilmiş ve XIX. Yüzyıla kadar barut deposu olarak kullanılmıştır. 1913 yılında restore edilmiştir. Bugünkü görünümüne 1961 yılında kavuşmuştur.

Dedebaba Türbesi ..afşin




Afşin Dedebaba Türbesi’nde ortadan kaybolan tarihi taş bayramdan sonra ortaya çıktı. Afşin'de bulunan Dedebaba Türbesi ilginç bir olaya ev sahipliği yaptı. Dulkadirli Beyliği egemenliğinin sürdüğü dönemden buyana Afşin Atatürk Caddesinde bulunan tarihi Dedebaba Türbesinin içindeki Roma döneminden kalan tarihi taş Ramazan Bayramı arifesinde ortadan kayboldu. Çarşı esnafının durumu İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerine bildirmesinin ardından olay yerine gelen ekipler, türbe içerisinde inceleme yaptı ve olayla alakalı soruşturma başlattı. Fakat ortadan kaybolan tarihi taş ramazan bayramının bitmesiyle birlikte yerine geri geldi. Yaşanan olay ile alakalı bilgi veren Dedeba Türbesi görevlisi Hasan Karakaya, Dedebaba Türbesinin içinde bulunan  tarihi taşın üç gün boyunca ortadan kaybolmasının ardından tekrar yerine geldiğini söyledi. Karakaya, " Türbeyi ramazan bayramının ikinci günü kontrol ve temizlik için açtım. Fakat temizlik esnasında tarihi taşın yerinde olmadığını gördüm. Bunun üzerine Afşin Belediyesi yetkililerine haber verdim.  Onlarda polislere olayı bildirdiler. Olay yeri inceleme ekipleri gerekli incelemeyi yaptılar ve soruşturma başlattılar. Ramazan bayramının ardından türbeyi açtığımızda taşın yerinde olduğunu gördüm. Bu bizim için çok sevindirici bir olay oldu. Sağ olsunlar taşı alan kişiler tekrar yerine bırakmışlar. Fakat taşı kimlerin aldığını ve tekrar yerine nasıl geldiği hakkında bir bilgimiz yok. " diye konuştu. Taşın kim ya da kimler tarafından alındığı ve tekrar kim tarafından yerine bırakıldığı bilinmiyor. Dedebaba Türbesi: Yapının inşa kitabesi olmadığı için yapım tarihi bilinmiyor fakat Dulkadirli Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey (1480-1515), 1500 (906. H.) tarihli vakfiyesinde, Efsus (Afşin) Köyü’nün yarısını, Dedebaba Zaviyesi’ne vakfettiğini belirtmektedir. Türbe; Afşin merkezinde, adını verdiği Dedebaba Mahallesi’nde, Atatürk Caddesi üzerinde yer alır. Dulkadirli Beyliği zamanında 16. yüzyılın ilk çeyreğinde yapıldığı tahmin edilen bu türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün mülkiyetindedir ve halen ziyarete açıktır. Tüm ihtiyaçları Afşin Belediyesi tarafından karşılanan türbenin yıllık ortalama 10-15 bin civarında ziyaretçisi vardır. Dedebaba Türbesi: Dedebaba Türbesi, Afşin merkezinde, adını verdiği Dedebaba Mahallesi’nde, Atatürk Caddesi üzerinde yer alır. Dulkadirli Beyliği zamanında 16. yüzyılın ilk çeyreğinde yapıldığı tahmin edilen bu türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün mülkiyetindedir ve halen ziyarete açıktır. Tüm ihtiyaçları Afşin Belediyesi tarafından karşılanan türbenin yıllık ortalama 10-15 bin civarında ziyaretçisi vardır. Yapının inşa kitabesi olmadığı için yapım tarihi bilinmiyor fakat Dulkadirli Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey (1480-1515), 1500 (906. H.) tarihli vakfiyesinde, Efsus (Afşin) Köyü’nün yarısını, Dedebaba Zaviyesi’ne vakfettiğini belirtmektedir. Alaüddevle Bey, 23 Nisan 1510 (14 Muharrem 916 H.) tarihli başka bir vakfiyesinde de Efsus’taki Dedebaba Zaviyesi’ni yaptırdığını ve Efsus Köyü’nün yarısını bu zaviyeye vakfettiğini zikretmektedir. Bu belgelere göre zaviyenin Dede Baba için Alaüddevle Bey tarafından 1480-1500 yılları arasında inşa ettirildiği ve hayatı hakkında yeterli bilgi olmayan Dede Baba’nın ise o dönemde sevilen ve sayılan mümtaz bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Günümüze gelemeyen zaviyenin, türbenin yakınında olduğu düşünülmektedir. Maalesef günümüze kadar ulaşamayan Dede Baba Zaviyesi’nin iki mutfağı vardır ve bu mutfaklardan fakirlere günlük yemek dağıtılır. Alaüddevle Bey’in vakfiyelerinde zaviyenin adı ‘Dede Baba’ olarak geçerken, 1527 tarihli tahrir kayıtları ve daha sonraki arşiv belgelerine ‘Deve Baba’ şeklinde kaydedilmiş ve tahrir kayıtlarında mahallenin ismi de Deve Baba olarak zikredilmiştir. 1527 yılına ait tahrir kayırlarında Dede (Deve) Baba’nın bu tarihten önce vefat ettiği anlaşılmaktadır. Bu bilgilere göre türbenin büyük bir ihtimalle 16. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edildiği düşünülmektedir.



www.yesilafsin.com
EYÜPTE  BİR  PADİŞAH  TÜRBESİ
İLBER  ORTAYLI
İkinci Meşrutiyet, en tecrübeli devlet adamlarıyla en yeteneksiz ve bihaber adamların bir masa etrafında çalıştığı değil, çatıştığı devirdir.Devrin sadrazamlarından Hakkı Paşa idare hukuku profesörüdür. 3 Temmuz 1910 tarihli "Kiliseler Kanunu"' ile  adeta ittifakı mümkün olmayan Balkan halklarının İlk ve son defa bir araya gelmelerine sebep oldu denebilir. II. Abdülhamit’in "divide et impere" İle hep birbirlerine düşürdüğü Balkan devletçikleri karşı karşıya değil bir araya geldiler. Trablusgarb'da olduğu gibi burada da aymazlık vardı. Balkanlar'dan tecrübeli birlikler çekilmişti. Hariciye nazırının Balkanlılardan haberi yoktu. Bütün bu işlemleri V. Mehmet Reşat önlemek, itiraz etmek durumunda değildi. 1909'un feci hal olayı onu ihtiyata sevk ediyordu. Balkan Savaşı'nda Mahmut Şevket Pasa, komuta etmesi gereken mevkii beğenmedi reddetti, Selanik Kolordu Komutanı Tahsin Paşa şehri silah atmadan teslim etti. Orduda halaskaran ve ittihatçı kavgası vardı. Bununla beraber İşkodra Komutanı Rıza Pasa, Yanya Komutanı ve Edirne Komutanı Şükrü Paşa gibileri, eski bir ordunun kahraman ve bilgili komutanları olduklarını göstererek bu faciada yüz ağarttılar. Balkan bozgunu altı ay içinde Rumeli'deki anavatanın kaybı demektir; etkileri şu ana kadar bu bölgede devam ermektedir. Rumeli'nin kaybı, etkisini azınlık Türk sorunu ile baş başa kalan ve bunu çözemeyen  Balkan  Devletleri  sayesinde  sürdürüyor.Rumeli'deki vatanın kaybı Türkçülük, İslamcılık yanında, kabahati İslami gericilikte (!) arayan ideoloji ve görüşleri de ortaya çıkardı. Millet tarihine ve kendine güvenini kaybetti ve kimlik bunalımı başladı. Balkan Savaşı'nda eski imparatorluk, yeni acemi bir devlet gibi sendeledi, garip politikalar izleniyordu. Babıali baskınıyla diktatorya dönemi de başladı, daha doğrusu yoğunlaştı.
Mahmut Şevket Paşa yeni dönemin sadrazamı ve harbiye nazırıydı. Hatıratı Yılmaz Öztuna tarafından yayımlanmıştır. Açıkça görülüyor ki, İttihad ve Terakki’nin entirakalarından o da şikayet ediyordu. Daha feci, paşaya yapılacak suikastı, İstanbul muhafızı (Cemal Paşa) duymuştu, biliyordu, ses çıkarmadı. Sokollu Mehmet Paşa'dan sonra bir sadrazam suikastla siyasi arenadan kaldırıldı. Bu suikast, ittihatçılara yeni idam ve masumların cezalandırılması ve sürgünü için vesile oldu. Meşum Cihan Savaşı'na girildi, meleksima padişahın bundan haberi olmadı. Sultan Reşat adı, yapılan istikraz ve mevcut altın stokunun meskukata çevrilmesinden dolayı bugüne kadar en çok yaşayan isimdir. Her okul, alınan zırhlı, Balkan göçmenlerinin yerleştiği köyler Reşadiye adını taşıyordu. Vekarını zedeledikleri sevimli padişahın adını bu şekilde şereflendiriyorlardı. Klasik devirde Osmanlı sadrazamının yalan söylemesi siyaset cezasının gereğiydi. Oysa meşruti devlette dahi olmayacak bir işlemi, padişahtan bazı umuru gizleme emrini bizzat Mahmut Şevket Paşa vermiştir. Bu bir skandaldı. Ama 11 Haziran 1913 suikastının arkasında İngiltere olduğu anlaşılmıştır: "itiraf etmeli ki Mahmut Şevket Paşa sadarette kalsa I. Cihan Savaşı'na bir gecelik kararla girmezdik ve Araplarla da daha çatışmasız bir politika güdülebilirdi" hükmüne katılıyoruz. (Öztuna cilt l, sh. 646). Bu dönemde bürokrasi modernleştirildi. Eğitim yaygınlaştı  bunlar da olumlu gelişmelerdir.
Sultan  II. Abdülhamit Türkçü ağırlıklı bir İslamcı politika gütmüştü. Bu politika Cava'da, Hind'de ve Rusya'da olduğundan güçlü görünüyordu. Sultan V. Mehmed Reşat’ın böyle bir politikayı yönetecek gücü yoktu, ittihatçılar onun adına Türkçü bir politika güttüler. Padişahın babacan simam koloni Müslümanlarına huzur ve ümit verdi. Felaketli harpler milletin birlik bilincini, Türklüğü biledi. Dahilde ananeyi yıkan ittihatçılar, hariçte Türklük şuurunu artırdı, padişahın ismi de yüceldi. İttihad ve Terakki'nin Türkçülüğü, beceriksizlikleri ve öngörülen ittihat-ı anasır (çeşitli hakların birliği) politikasının iflası kısmen bizim hatamızdır, kısmen Türkiye'yi bölmek İsteyen güçlerin tezgahladıktan savaşta artmıştır. I. Cihan Savaşı'nda cephelerde şehit düşen ordu herkesin alındığı, asker olduğu bir kurumdur. 1920-22'de ise anavatanını savunan Anadolu ve Rumeli'nin Türkleri olmuştur.
Sultan Reşat gençliğinde sansın, yakışıklı bir şehzadeydi. Yaşlandıkça kilo aldı. Müzmin hastalıkları arttı. Bacakları kısaydı zor yürür oldu. Avrupa'dan hekim getirilerek tedavi ettiriliyordu, İttihad ve Terakki sultasından utanacak şekilde çekindi. O yıl Damat Salih Paşa’yı ittihatçılar Mahmut Şevket Paşa davasında suikast cürmü ile itham ettiler. Kurtarmaya cesaret edemedi. Yeğeninin bedduasını aldı. Doku; yıl iki aylık saltanatında babası Abdülmecit Han hiç idam cezası  tasdik  etmediği  halde
O  idam  cezalarını  tasdik etti. Devrinde harp sıkıntıyla devam ederken, kendisinden biraz önce vefat eden II. Abdülhamit Han'ın cenazesini uğurlayan halk: bilhassa kadınlar "Hepimizi doyurup, gönendiren padişahımız, bizi bırakıp nereye gidiyorsun!" diye feryatlarla uğurladılar, ittihatçılar son zamanlarda hakan-ı sabıkı karalamaktan vazgeçtiler, hatta Beylerbeyi Sarayı'nda dış politik; müşaveresine gittikleri biliniyor. Hiçbiri tahttaki padişaha hiçbir şey sormazdı oysa...
Beş vakit namaz ve İbadetindeydi. Haremde ağalarının saray protokolündeki derecesini düşürdü; saraya ait hatırattan anlaşılan o ki harem halkının eğitimine de önem veriyordu. Tasarrufa riayet ederdi. Rumeli gezisinden önce veliaht dairesinin tefriş ve tamirat talebini, "paramız yok şimdi" diye, reddetmişti. Harp içinde saraylı bulgur pilavıyla doyardı; şikayet etse de buna riayet ederdi. Ama; ülkede harp zenginlerinin vurgunu bu görünümle tezat teşkil ediyordu. Ananeye riayet ederdi. Ali Fuat Bey (Türkgeldi), Damat Enver Paşa ile yediği yemekten sonra, "Şu Enver Pas. dediklerine bakın, bamya ile su İçti" diye İstihza ettiğini kaydede
Sultan Mehmet Reşat Han'ı cahil olduğu propagandası yayılmıştır. Değildir. Güzel hattı vardı. Bohepal maharanası kendisini ziyaret ettiğinde Farsça konuşmuştur. Ömür boyu Farsça; metinleri okumuş, Mesnevi üstatlarını dinlemiş, güzel dili ilk defa bu şekilde kullanmak nasip olmuştu. 4 Temmuz 1917'de bozgunu görüyordu. Ama feci sonuç henüz ortada yoktu, görmeden bu dünyadan ayrıldı. Eyüp'te (bu beldede tek padişah türbesidir) daha önce türbesi yapılmıştı. Vasiyeti gereği yanın; bir ilkokul yapıldı ve Zenbilli Ali Efendi'nin Zeyrek'teki türbesi gibi  o da çocuk sesleri arasında son uykusunu uyuyor.