KARIŞIK

16 Mart 2016 Çarşamba

İmam Ali’nin En Zor İmtihanları


İmam Ali’nin En Zor İmtihanları


Hz. Ali (Allah'ın selamı ona olsun), Nehrevan savaşında döndükten sonra, “Yahudilerin lideri” konumunda olan bir Yahudi Haham Kufe Mescidinde Hz. Ali huzuruna geldi; ve “Ey Müminlerin Emiri sana bazı sorular sormak istiyorum; ama bunları ancak Peygamberler ve peygamberlerin  vasileri cevaplayabilir,” dedi.
Hz. Ali (Allah'ın selamı ona olsun) “Ey Musevî kardeş istediğin her şeyi sorabilirsiniz” dedi
Bunun üzerine Yahudi lider şöyle dedi: Bizim kitaplarda peygamberler ve peygamber vasileri hakkında şöyle yazılmaktadır, “Allah Teâla bir peygamber gönderdiğinde ona, kendisinden sonra ümmeti içinde Allah’ın emirlerini uygulayacak kendi ailesinden bir şahısı seçmesini ve bu vasiden bir ahit almasını vahiy eder. Sonra Allah Teâla bu vasileri hem peygamberlerin hayatında hem de onların vefatından sonra imtihan eder.”  
Ey Müminlerin Emiri senden istediğim Allah Teala’nın vasilerden hoşnut olduğu takdirde onlara verdiği mükafatı açıklamandır.               
Hz. Ali: (Allah'ın selamı ona olsun) bu sorulara cevap vermeden önce ona şöyle dedi:  
Denizi İsrail oğullarının geçmesi için yaran, Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah’ın hakkı için eğer sorduğun soruya hakkıyla cevap verirsem buna itiraf edecek misin? Yahudi lider: Evet dedi. Ali (Allah'ın selamı ona olsun): Kendisinden başka bir ilah olmayan Allah’ın hakkı için sana doğru cevap verirsem Müslüman olacak mısın? dedi. Yahudi: “Evet” dedi. Bunun üzerine Ali (Allah'ın selamı ona olsun) şöyle buyurdular: Gerçekten de Yüce Allah vasileri, yedi defa peygamberlerin hayatında imtihan eder ve itaatkar olup olmadıklarını ortaya çıkarır. Eğer Allah Teala bu imtihanlarda onlardan razı olursa, peygamberlere, onları kendi hayatlarında veli ve kendilerinden sonraki vasi olarak seçmelerini emreder. Böylece vasilerin itaati ümmetin üzerine farz olur.
Allah Teala vasileri peygamberlerden sonra da yedi defa imtihan eder böylece onların sabırlarını ölçmüş olur. Eğer bu imtihanlarda da onlardan razı olursa, onların peygamberlerle beraber olmaları için şahadet mertebesine ulaşmalarını taktir eder. Sonuçta saadetleri kamil olur.
Yahudi Lider: “Doğru söyledin Ey Müminlerin Emiri” diyerek şöyle devam etti: Öyleyse bize açıklayın siz  Hz. Muhammed’in hayatında ve ondan sonra kaç kere imtihan oldunuz? Ve bu imtihanlardan sonra mükafatınız ne olacak? Bu sözlerin üzerine Hz. Ali onun elini tutarak “kalk” dedi, “eve gidelim bunların hepsini orada sana anlatayım.” Ali’nin ashabından bir gurup bunu duyunca; “Ey Müminlerin Emiri burada anlat biz de duyalım,” dediler. Ama Ali: “Anlatacağım şeylere tahammül edememenizden korkuyorum” dedi. Ashap: Neden tahammül etmeyelim, Ey Müminlerim Emiri, diye sordular. Hz. Ali: Sizin bir çoğunuzla aramda geçen olaylarla ilgili olduğundan diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Hz. Ali’nin en sadık komutanlarından biri olan, savaş meydanlarında kahramanca savaşıp tek başına binlerce düşmanın  içine dalan ve her zaman galip dönen, İslam’ın fedakar askeri Malik-i Eşter, gözleri dolmuş bir halde Hz. Ali’ye hitaben, “Ey Müminlerin Emiri lütfen bize de anlat, Allah’a and olsun ki, senin Hz. Muhammed (Allah'ın selamı ona ve pak Ehli Beyt'ine olsun) tek vasisi olduğuna dair kalbimizde bir şüphe yoktur. Bizim Peygamberimiz peygamberlerin sonucudur ki ondan sonra peygamber yoktur ve senin itaatin de peygamberimizin itaatiyle beraber bizin boynuna farzdır” dedi.
Bunun üzerine Hz. Ali oturarak o Yahudi büyüğüne yönelerek:
“Ey Yahudi kardeş” dedi, Yüce Allah, beni peygamberimiz hayatta iken yedi kez imtihan etti; kendimi övmekten Allah’a sığınırım; hepsinde de beni itaatkar buldu.”
O Adam sabırsızca: “Nerede ve nasıl ey Müminlerin Emiri?” diye sordu.
Ali sözüne devam ederek dedi ki:
“O imtihanların ilki, Allah Teala Hz. Muhammed (Allah'ın selamı ona ve pak Ehli Beyt'ine olsun) peygamberlik verip onu mesajını iletmekle görevlendirdiği zaman gerçekleşmiştir. Ben o zaman  Peygamber’in evinde bulunan en küçük ferttim, O’na evinde hizmet ederdim... Bir gün Hz. Muhammed Abdul  Muttalip oğullarının küçüğünden büyüğüne dek hepsini  çağırıp, Allah’ın birliğine ve kendisinin peygamber olduğuna şehadet etmelerini istedi; ama onlar direndiler; inatlaşıp inkar ettiler ve başkaları gibi onu yalnız bırakıp gittiler. Çünkü bu onlara çok ağır gelmiş kalpleri bir türlü buna razı olmuyor ve akıllarına sığdıramıyorlardı. Ama ben tek başıma onun davetini şeksiz şüphesiz hemen kabul ettim. Bu kararımda başıma gelebilecek hiçbir şeyden hatta ölümden bile korkmadım. Bu olaydan sonra üç sene boyunca yeryüzünde peygambere ve onun getirdiklerine iman edip, namaz kılan sadece ben ve Hz. Hatice idi. Allah ona rahmet etsin.”
Sonra ashabına dönerek:
“Bu söylediklerim doğru değil mi?” diye sordu.
Ashap da hepsi bir ağızdan: “Doğrudur Ey Müminlerin Emiri,” dediler.     
Hz. Ali (Allah'ın selamı ona olsun) şöyle devam etti: İmtihanların ikincisine gelince, Kureyş Peygamberi öldürmek için devamlı hilelere baş vurup hayaller kurmakta idi. Sonunda Dar-un Nadve’de toplandılar, İblis de E’ver-i Segif kılığında onlara karıştı ve elinden geleni ardına koymayıp, onların dağınık görüşlerini birleştirip, ortak bir karar almalarını sağladı. Kureyş, her kabileden  bir kişi seçerek, bu kişilerin hep birden Peygamber’i evinde uyurken öldürmesine karar aldı. Böylece Peygamber’in kabilesi Beni Haşim bütün kabilelerle savaşıp intikam alamayacağı için susmak zorunda kalacak ve Peygamber’in kanı heder olacaktı. Ama vahiy meleği Cebrail nazil olup onların bu planlarını ve planı uygulamak için kararlaştırdıkları geceyi ve saati Peygamber’e haber verdi ve o gece şehri terk ederek mağaraya doğru haraket etmesini söyledi. Hz. Peygamber beni bu tertipten haberdar edip, o gece kendi yatağında yatmamı ve onu canımla korumamı emretti. Ve ben Hz. Peygamber’in emrine teslim olup bu emri derhal sevinçle kabul ettim ve Peygamberi korumak uğruna ölüm yatağında yatmaya razı oldum. Ve Peygamber Allah’ın emriyle hicret edip gitti, ben de onun yatağında yattım.
Derken Kureyşliler, Peygamber’i öldürecekleri inancıyla eve geldiler; ev de onlarla baş başa kaldığımda, doğruldum ve kılıcımla onları kendi canımdan defettim.”
Sonra ashabına yönelerek: “Söylediklerim doğru değil mi?” dedi.
Ashap da: “Doğrudur ey Müminlerin Emiri,” dediler.
Ama o imtihanların üçüncüsü şöyledir: Bedir günü Kureyş’in pehlivanlarından Rebie’nin oğulları Utbe ve Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid meydana gelip savaşmak için er istediler. Hiç kimse onlara karşı koymaya cesaret edemedi. Sonra Hz. Peygamber beni meydana gönderdi. Oysa ashap, yaşta benden daha büyük, savaşta benden daha tecrübeliydiler. O gün Kureyş’in büyüklerini öldürüp birçok esir aldığım gibi, Allah benim elimle Velid’i de  Şeybe’yi de katletti. O gün benim yaptığım iş herkesin yaptığından daha fazlaydı. Amcamın oğlu Ubey bin Hers o gün şehit oldu Allah ona rahmet etsin.”
Sonra ashabına yönelerek: “Anlattıklarım doğru değil mi” dedi. Onlar da. Doğrudur ey Müminerin Emiri dediler. 
Hz. Ali (Allah'ın selamı ona olsun), Nehrevan savaşında döndükten sonra, “Yahudilerin lideri” konumunda olan bir Yahudi Haham Kufe Mescidinde Hz. Ali huzuruna geldi; ve “Ey Müminlerin Emiri sana bazı sorular sormak istiyorum; ama bunları ancak Peygamberler ve peygamberlerin  vasileri cevaplayabilir,” dedi.
Hz. Ali (Allah'ın selamı ona olsun) “Ey Musevî kardeş istediğin her şeyi sorabilirsiniz” dedi
Bunun üzerine Yahudi lider, “Peygamberlerin vasilerinin Allah tarafından büyük imtihanlara tabi tutulduğunu ve Hz. Ali hakknda bu imtihanların ne olduğunu sordu. Bu soru üzerine Hz. Ali, Peygamber (s.a.a)’in döneminde karşılaştığı imtihanları anlatmaya başladı ve şöyle devam etti.               

-Ama onların dördüncüsü ey Yahudi kardeş; Mekke halkı, Bedir yenilgisinden sonra ölülerinin intikamını almak için bütün Arap kabilelerini ve Kureyş kabilesini bize karşı kışkırttı, böylece en son kişilerine kadar bize saldırmak için silahla kuşandılar. Cebrail, Peygamber'e nazil olup olup biteni ona haber verdi ve Peygamber kendi askeri gücünü hazırlayıp Medine'den Uhud Dağı'na doğru hareket etti ve Uhud Dağı'nın yanında konakladı, derken müşrikler de geldiler ve savaş başladı, sonunda bize arkadan saldırdılar, Müslüman'lardan bir çoğunu öldürdüler. Sağ kalan Muhacir ve Ensar yenilgiyi kabul edip kaçtılar. Sadece ben Resul-i Ekrem (s.a.a)'in yanında kaldım ve onu savundum. O savaşta yetmişten çok yara aldım, bunlar da yerleri.
Sonra Ali (a.s) Uhud Savaşı'nda aldığı yaraların izlerini gösterdi ve şöyle dedi:
- O gün İslam'a hizmet etmeye muvaffak oldum, sevabını da Allah'tan niyaz etmekteyim.
Sonra ashabına dönerek:
- Söylediklerim doğru değil mi? dedi.
Ashabın hepsi:
- Doğrudur, ey müminlerin emiri, dediler.
- Ama onların beşincisi ey Yahudi Kardeş: Uhud Savaşı'ndan çok geçmemişti ki Kureyş, Arap kabilelerini tekrar topladı. Onlar, Medine'ye gelerek Peygamber'i ve yakınlarını öldürmeden geri dönmemeye karar verdiler. Medine'ye doğru yola çıktılar. Ama bu sefer daha şiddetli ve kudretli ve daha fazla silahla geldiler. Zafere ulaşacaklarına emin bir şekilde Medine'ye geldiler. Cebrail (a.s) Peygamber'e onların geliş haberini vermiş, Peygamber de Muhacir ve Ensar'la Medine'nin etrafında çukurlar kazarak kendilerini savunmaya hazırlamıştı. Düşmanlar çukurların kenarında konakladılar ve bizi muhasara ettiler. Kibir ve gururla karşımızda gösteriş yapıp bizi tehdit etmekte idiler. Allah Resulü onları hakka davet edip akrabalık bağını hatırlattı. Ama onlar kabul etmedikleri gibi daha da azgınlaştılar. O gün Arab'ın ve Kureyş'in pehlivanı Amr bin Abd'u-Ved idi. O, kendini güçlü ve bizi de çok zayıf görüyordu. Kudurmuş deve gibi bağırıyor, dövüşmeye er istiyordu. Reciz okuyor, eğilip kalkıyor, kılıcını çekip sallıyordu. Hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesaret etmiyordu. Ve hiç kimse kendisini onunla savaşacak kadar güçlü görmüyordu. Onu savaştan vazgeçirmek mümkün değildi. Çünkü o, basiretsiz ve hiçbir kurala bağlı olmayan bir şahıstı. (Korku ve dehşetin bütün kalpleri sardığı bir zamanda) Allah Resulü beni meydana göndermek için çağırdı. Kendi mübarek eliyle başıma imame (sarık) koydu, bu kılıcı (Zülfikar'ı) verdi. Ve ben meydana doğru yola koyuldum. Medine şehri dehşete dönüşmüştü. Müslümanlar ümitsiz bir şekilde arkamdan bakıp Amr'ın galip gelmesinden korkuyorlar, kadınlar arkamdan gözyaşı döküyorlardı. Ama Allah-u Teala onu benim elimle öldürdü. Oysaki Arap'lar Amr'ın galip geleceğinden eminlerdi. Amr o gün başıma kılıcıyla bir yara vurdu ki, izi şimdi de belli, bak!
Ve İmam (a.s) mübarek elleriyle bu gazilik nişanını gösterdi, sonra devam etti:
- Bundan sonra Arap'ların ve Kureyş'in ümitleri suya düştü ve Allah-u Teala onları bozguna uğrattı. Sonra bölük pörçük evlerine geri döndüler.
Sonra ashabına:
- Doğru söylemedim mi? diye sordu.
Onlar da:
- Doğru söyledin, ey müminlerin emiri! diye cevap verdiler.
İmam (a.s) devam etti:
- Ama onların altıncısı ey Yahudi kardeş: Biz Allah Resulü ile beraber senin dostlarının şehrine (Hayber'e) gittik. Orada Yahudi pehlivanlarıyla ve diğer yerlerden onlara yardım için gelen savaşçılarla cesurca savaştık. Düşmanımızın süvarileri ve piyadeleri mükemmel bir şekilde silahla kuşanmış, karşımızda dağ gibi durmuşlardı. Onlar daha iyi ve daha sağlam siperlere sahiptiler. Onların her biri meydana gelerek savaşmaya rakip istiyordu. Benim dostlarımdan meydana gidenlerin hepsi ya şehit oluyor, ya da yenilgiyi kabul edip geri dönüyordu. O gün gözler korku ve dehşetten yerinden fırlamıştı, herkes kendi canının derdine düşmüştü. Tam böyle bir zamanda Allah Resulü beni kızgın savaş meydanına gönderdi. Herkesin meydandan kaçtığı bir zamanda sağlam adımlarla onlara doğru ilerledim. Karşıma çıkan herkesi silip attım. Bana saldıran her pehlivanı ezip geçtim. Korkusuz bir aslan gibi, onların sımsıkı saflarına saldırıp dağıttım. Sonunda benim karşımda dayanamayıp sağlam kaleleri "Hayber"in içine kaçtılar. O zamanda onların kalesinin kapısını elimle yerinden söktüm ve kalenin içine daldım, önüme çıkanı yere serdim ve Hayber Kalesi'ni tek başıma fethettim; Allah-u Teala'dan başka bana yardım eden hiç kimse yoktu.
Sonra ashabına:
- Anlattıklarım doğru değil mi? diye sordu.
Onlar da:
- Evet, doğru söyledin ey müminlerin emiri, dediler.
Hz. Ali (a.s) devam etti:
- Ama yedinci imtihana gelince ey Yahudi kardeş; Allah Resulü (Allah'ın selamı ona ve pak Ehl-i Beyt'ine olsun), Mekke'yi fethetmek istiyordu. Ama müşrikleri bu fetihten önce, son bir kez daha İslam'a ve tevhide davet etmek için bir mektup yazdı. Bu mektupta onları hem Allah'ın azabından korkutuyor, hem de Müslüman oldukları takdirde affedileceklerine dair söz veriyordu. Mektubun sonuna da Tevbe Sûresi'ni ekledi. Sonra Müslüman'lardan bir kişinin gönüllü olarak bu mektubu Mekke'ye götürüp müşriklere okumasını istedi. Müslümanlar bu teklif karşısında ağır davranınca, Müslüman'lardan birini çağırıp onu görevlendirdi ve Mekke'ye gönderdi. Sonra daha o Mekke'ye varmadan Cebrail Peygamber (s.a.a)'in huzuruna gelerek şöyle dedi:
- Ey Muhammed! Bu mektubu ya sen, ya da (senden olan) senin ailenden biri götürmelidir, başkası olmaz, dedi. Peygamber de beni yanına çağırıp Cebrail'in sözlerini bana bildirdi ve bu görevi bana teslim etti. Siz Mekke halkını iyi tanıyordunuz, onların hepsi benim kanıma susamıştı. Onlardan her biri, canı ve malı pahasına bile olsa beni parça parça doğramaktan kaçınmazdı. Ama ben bunlara rağmen Peygamber (s.a.a)'in mesajını onlara ilettim, Tevbe Sûresi'ni onlar için okudum. Onlar da tehdit ve öfkeyle karşılık verdiler.
İmam sonra ashabına dönerek:
- Söylediklerim doğru değil mi? diye sordu.
Onlar da:
- Evet, doğrudur ey müminlerin emiri, dediler.
Hz. Ali (a.s) Yahudi'ye dönerek:
- Ey Yahudi kardeş, bunlar Peygamber yaşadığı süresince başımdan geçen imtihanlardır. Allah'ın izni ve yardımıyla hepsinde başarılı oldum. Allah-u Teala bu faziletleri fakat bana mahsus kıldı, bu yüzden Allah'a minnettarım, dedi.
Hz. Ali (a.s)'ın sözlerini dikkatle dinleyen ashap, o hazrete şöyle hitap ettiler:
- Ey müminlerin emiri! Allah'a ant olsun ki, siz yalnızca doğruyu anlattınız. Gerçekten de sizden daha faziletli birisi yoktur. Allah-u Teala Peygamber ile akrabalık ve kardeşlik şerefini size bağışlamıştır. Peygamber ve sen Mûsa ve Hârun gibisiniz. Hârun, Mûsa'nın kardeşi ve vasisi olduğu gibi, sen de Peygamberimiz (s.a.a)'in kardeşi ve vasisisin. Biz Allah katında şehadet ediyoruz ve gerçekten de buna inanıyoruz ki siz, anlattığınız bütün bu olaylarda, bu zor imtihanlarda korkusuz bir şekilde bir an bile tereddüt etmeden Peygamberimizin emirlerini yerine getirdiniz. Bu yüzden Allah-u Teala sizi, herkesten üstün kılmış ve hiçbir Müslüman'a nasip olmayacak sevapları size yazmıştır.
Ey müminlerin emiri! Bize Peygamber'imizden sonraki imtihanları da anlatın. Biz o imtihanları biliyoruz ve isterseniz teker teker sayabiliriz, ama onları sizin dilinizden dinlemek istiyoruz.
Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) Yahudi'ye:
- Ey Yahudi kardeş! Aziz ve büyük olan Allah, beni Peygamber'den sonra yine yedi yerde imtihan etti. Bunların hepsinde (kendimi övmekten Allah'a sığınırım) sabırlı olarak buldu.
(Birinci imtihan): Ey Yahudi kardeş; Peygamber ile benim aramda çok kuvvetli duygular vardı. Ben ona çocukluğumdan beri bağlanmıştım, o benim sırdaşım, yoldaşım, her şeyimdi. Çünkü Peygamber beni kendi yanında büyütmüş, bana sığınabileceğim sıcak bir kucak açmıştı. Beni yetimlikten kurtarmış ve desteklemişti. Bu maddi faydalardan başka, manevi yönden de ondan çok istifade ettim. Onun bereketli vücudu sayesinde Allah katında yüksek derecelere ulaştım. Bu yüzden aramızda şiddetli bir muhabbet bağı oluşmuştur. Peygamber vefat ettiği zaman, öylesine ağır bir gam ve keder üzerimize çöktü ki, eğer dağlara inseydi dağlar bu gam ve keder altında un ufak olurlardı. Bu büyük musibet yüzünden ailemden bazıları feryatlar edip sabır ve takatlerini kaybetmişlerdi. Abd'ul-Muttalib ailesinden olmayanlar ya bizleri sabra davet ediyor, ya da gözyaşı ve feryatlarla bize katılıyorlardı. Çünkü Allah'ın habibi Muhammed(Allah'ın selamı ona ve pak Ehl-i Beyt'ine olsun) artık bizim aramızda değildi.
Bu büyük yasta yalnızca ben, ona olan muhabbetime rağmen sabırlı davranıp kendime hâkim oldum ve boynuma konulmuş ağır görevi yerine getirmeye çalıştım. Gam ve keder dolu yüreğimle Peygamber'e gusül verip hanut ve kefen ettim. Sonra onun namazını kılıp toprağa verdim. Sonra Kur'an'ı toplamaya başladım. Ne gözyaşlarım beni bu işten alıkoydu, ne de musibetin büyüklüğü. Ve vazifemi yerine getirdim. Boynumda olan hakkı sabırla eda ettim.
Sonra ashabına:
- Anlattıklarım doğru değil mi? diye sordu.
Onlar da:
- Doğru söyledin ey müminlerin emiri, dediler.
(İkinci imtihan): Hz. Ali (a.s) devam etti:
- Ey Yahudi kardeş! Allah Resulü vefatından önce ümmetin hilafetini bana teslim etti. Yanındaki herkesten, bana itaat etmeleri ve emirlerime boyun eğmelerine dair söz ve biat aldı. Sonra bu konunun herkese bildirilmesi için emir verdi. Ben, Allah Resulü hayattayken onun emirlerini yerine getirdim. Bir yolculuğa çıktığımda yanımdakilerin komutanı bendim.
Allah Resulü ölüm yatağında iken, on yedi yaşındaki Usame bin Zeyd komutasında büyük bir ordu oluşturuldu. Bütün Arap'ları, Ovs ve Hazreç kabilelerini ve bana ettiği biati bozabilecek, ya da benim karşımda dayanacak herkesi bu orduya katılmakla görevlendirdi. Hatta Muhacirleri, Ensarı ve zayıf imanlı Müslüman'ları, açıkgöz münafıkları, hepsini Usame'nin emri altında topladı. Böylece, ölüm anında başucunda birkaç salim insanın olmasını, onun yanında kötü sözler konuşulmamasını ve ölümünden sonra hilafet ve imamette benimle tartışacak birilerinin olmamasını umuyordu. Peygamber'in ümmetine son emir ve tavsiyesi, herkesin en kısa zamanda Usame'nin ordusuna katılarak ordunun derhal hareket etmesi ve hiç kimsenin, ne şartlarda olursa olsun, bu ordudan ayrılmasına hakkı olmadığını bildirmesiydi.
Ama Peygamber'in emirlerine rağmen bir grup bu orduya katılmadılar ve bir grup da vefatından sonra, ordudaki yerlerin terk ettiler. Allah Resulü'nün emirlerini ayaklar altına aldılar. Komutanlarını yalnız bırakıp atlarıyla dörtnala, aceleyle geri döndüler. Allah ve Resulü'ne ettikleri biati, verdikleri sözü hemen bozmak için aceleyle döndüler. Sonunda da başardılar; çıkarttıkları kargaşada, biz Abd'ul-Muttalib'den bir kişiyle bile görüşmeden, konuşmadan, hatta boyunlarındaki biatimi kaldırmamı istemeden, halktan zorla kendilerine biat aldılar. Bir oldu-bittiye getirip, yapacaklarını yaptılar. Bütün bu zamanda ben Allah Resulü'nün defin işleriyle uğraşıyordum. Benim gözümde o anda o işten daha önemli bir şey yoktu. Bu yüzden ben Resulullah'ın defin işleriyle uğraşırken onlar fırsatı ganimet bilip plan çizip uyguladılar.
Ey Yahudi kardeş! O anda böyle büyük bir musibetten, Allah Resulünün vefatından sonra bana bu şekilde davranılmasına rağmen, ben sabrımı kaybetmedim. Bütün olup biten karşısında sabrettim ve sabrettim.
Sonra İmam ashabına:
- Söylediklerim doğru değil mi? diye sordu.
Onlar da:
- Evet, doğrudur ey müminlerin emiri, dediler.

İmam Ali Hilafetten Nasıl Uzaklaştırıldı



İmam Ali Hilafetten Nasıl Uzaklaştırıldı 



Hz. Ali (a.s) Allah'ın emriyle ve Hz. Resulullah (s.a.a)'in açık beyan ve tebliğiyle Gadir-i Hum günü halifelik makamına atanmış, ama daha sonra gelişen olaylarda ümmet, Allah ve Resulünün emrini uygulamamışlardı. Hz. Resulullah (s.a.a)'in Gadir-i Hum günü açıkça irat buyurduğu hutbe henüz bütün Müslümanların kulağında çınlamaktayken, böyle bir şeyin nasıl ve niçin meydana geldiğine şaşırmamak gerçekten mümkün değildir.
Konunu biraz olsun aydınlığa kavuşması için burada tarihin bir dilimine kısaca değinmek, şu "Sakîfe Hadisesi"nin niçin ve nasıl vuku bulduğunu özetle incelemek durumundayız:
1- Tarihî belgelerin de sarihen ortaya koyduğu üzere Kureyşliler öteden beri Haşimîlere karşı düşmanlık besliyorlardı. Hatta Hz. Resulullah (s.a.a)’in sağlığında bile çeşitli yollarla bu kinlerini defalarca kusmuşlardı. Süleyman Belhî bu konuda çokça rivayet nakletmiştir.[1]
Hatta iş öyle bir hadde varmıştı ki, Hz. Resulullah (s.a.a); "Bazıları, Ehl-i Beytim konusunda bana eziyet ediyorlar." diye buyurmuş ve bunu duyan Ensar derhal silahlanıp savaşa hazır hâlde Peygamber-i Ekrem (s.a.a)'in huzuruna vararak savaşma izni talep etmişlerdi. Muhibbuddin Taberî ve Bezzaz'dan gelen bir rivayette, Kureyşlilerin bir gün Benî Haşim'e küstahça çatarak; "Çiçek (Hz. Peygamber), bazen de bataklıkta yeşerir." dedikleri ve Hz. Resul-i Ekrem'in bu sözden pek rahatsız olduğu geçer.[2]
Kısacası Kureyşliler, halifeliğin Haşimîlere kalmasından yana değiller ve bu makamı Haşimîlerin elinden almaya çalışıyorlardı.[3]
Yakubî, İbn-i Abbas ile Ömer arasında geçen bir konuşmayı aktarırken Ömer'in; "Ey İbn-i Abbas! Allah'a yemin ederim ki, hakikaten amcan oğlu Ali, hilâfete en lâyık olan kimsedir! Ama Kureyşliler onu görmeye bile tahammül edemiyorlar!..."[4] dediğini yazar.
Buna benzer başka bir rivayette de İbn-i Esir aynı sözleri aktarır.[5]
İbn-i Ebi'l-Hadid, İbn-i Abbas'tan naklettiği bir rivayette Ömer'in şöyle dediğini yazar: "Ben Ali'nin mazlum olduğuna kesinlikle inanıyorum. Muhacirler, sırf yaşça genç olduğu için Ali'yi istemedi.”[6]
Aynı anlamdaki cümleleri Taberî de Ömer'den aktarmaktadır.[7] el-Gadir'de, Ömer'in sözleri kelimesi kelimesine aktarılmaktadır.[8]
Abdulfettah Abdulmaksud "el-İmam Ali" adlı kitabında; "Kureyşliler, Hz. Peygamber’e besledikleri hıncı Hz. Ali'den çıkardılar." der ve; "Hz. Resulullah (s.a.a)'e ne yaptılarsa, Ali'ye de aynısını yaptılar." diye ekler!
Büreyde olayında, Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanında, onu Hz. Ali (a.s)'dan şikâyette bulunmaya zorladıkları ve böylece Resulullah'ın Ali'ye olan sevgisinin azalacağını umdukları yazılır.[9]
Hz. Resulullah (s.a.a) Ehl-i Beytinin geleceğinden hep endişe duyar ve; "Benim ölümümden sonra Ehl-i Beytim bu ümmetin elinden pek çok perişanlıklar çekecek ve ümmetim tarafından öldürüleceklerdir."[10] buyururdu.
Hz. Ali (a.s) şöyle der: "Kureyşliler Hz. Peygamber'e (s.a.a) besledikleri kin ve düşmanlığı bana karşı sürdürdüler ve benim evlâtlarıma da aynı şeyi yapacaklar. Benim Kureyş'le bir alıp veremediğim yoktu; ben Allah ve Resulü’nün (s.a.a) emri gereğince onlarla savaşmıştım."[11]
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere "Muhacirler" olarak tanınan Kureyşliler, Hz. Ali (a.s) ve diğer Haşim Oğullarına düşmanlık ve kin güdüyorlardı. Her fırsatta dilleriyle veya kinayelerle bu düşmanlıklarını belirtmekte ve huzursuzluk çıkarmaktaydılar.
2- Kalbinde hastalık olanlar, bilhassa bazı Muhacirler, Hz. Ali'nin İslâm ahkâmını uygulama hususunda kimseye en ufak bir müsamaha göstermeyeceğini, bu hususta uzlaşma ve yumuşamasının imkânsız olduğunu, buna göre böyle birinin işbaşına geçmesi hâlinde kendi durumlarının bir hayli zorlaşacağını -en azından umdukları refah ve mevkilere ulaşamayacaklarını- biliyorlardı. Ömer'in kendisi bunu bizzat vurgulayarak şöyle der:
"Vallahi eğer Ali, Müslümanların başına geçerse onları doğru yola sokacaktır. Gerektiğinde haklı olarak onlara çatacak, hesaba çekecek ve azarlayacaktır ki, bu da insanlara hoş gelmeyecek ve ona karşı kıyam ve isyan edeceklerdir!"
3- Mekke'nin fethiyle İslâm'ı kabul etmek zorunda kalan Ümeyye Oğulları ve bilhassa Muaviye ile babası, kardeşi ve diğer bir grup, kendi dostlarından, İslâm'ın merkezinde esrarengiz bir Emevî örgütü oluşturarak halifeliği Haşim Oğullarına kaptırmamak için işe koyuldular.
Bu tür bir plânın asıl müsebbiplerini bulabilmek için neticede kimin kârlı çıktığına ve sonuç olarak umulan makamları kimlerin elde ettiğine bakmak gerekir.
Nitekim, Hz. Ali'nin Ebu Bekir'e biat için zorla götürüldüğü gün, orada bulunan Ömer'e dönüp; "Bu sütü iyi sağ sen; yarısı sana düşecek nasılsa! Bugün Ebu Bekir için biat topluyorsun ki, yarın halifelik postunu sana devretsin!" diyerek çıkıştığı bilinmektedir.[12]
Gerçekten de Ebu Bekir ne şûra, ne de seçim yoluna gitmeksizin kendisinden sonra halifeliği Ömer'e bırakmış, bununla ilgili "yazı"yı, o sırada orada bulunan "Osman" yazmış, üstelik bu yazı da, her nedense Ebu Bekir'in koma hâlinde olduğu ve sürekli baygınlık geçirip sayıkladığı son dakikalarında yazılmış ve Ömer tarafından oluşturulan altı kişilik "Şûra" da "Ali'nin seçilemeyeceği bir şekilde" tasarlanıp hazırlanmıştı!
Yine mevcut belgelere göre Hz. Ali'nin Ömer'in evinden çıkarken, orada bulanan amcası Abbas'a dönüp halifeliğin yine kendisine bırakılmayacağını söylediği bilinmektedir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Sakîfe'de noktalanan "halife tayini" olayı önceden hesaplanıp plânı çizilmişti.
Önceden hesaplanmış ve kararlaştırılmış bu olayın nasıl gerçekleştirildiğinin ve hangi yöntemlerle uygulama safhasına getirildiğinin açıklığa kavuşması için Sakîfe hadisesini ana kaynaklarda nakledildiği üzere adım adım ve özetle incelemek faydalı olacaktır:
"Hz. Resulullah (s.a.a) dünyadan göçmüştü. Başlarında Hz. Ali (a.s)’ın bulunduğu Haşimîlerle diğer bir grup sahabe, Allah Resulünün (s.a.a) pâk naaşının gusül ve kefen işleriyle meşguldü.[13]
Muhacirlerin çoğuyla Üseyd bin Hazîre, Benî Abduleşhel, Evs kabilesinden bir grup[14]ve Zeyd bin Sabit ile Beşir bin Sa'd gibi "Ensar"dan müteşekkil bir grup Ebu Bekir'in etrafına toplanarak aceleyle Benî Saide Sakîfesi'ne doğru hareket ettiler.[15]
Bir grup Ensar da, Sa'd bin Ubade’nin etrafında toplanmıştı. Konuşmalar başladı. Her kafadan bir ses çıkmaya başlayınca ortada hiçbir sözbirliği yokken Ömer kimseye danışmaksızın Ebu Bekir'in eline sarıldı; nezaketli ifadelerle birbirlerini halife olmaya davet ettiler.[16]
Derken, Ömer Ebu Bekir'e biat etti. Beşir bin Sa'd ile Zeyd bin Sabit de konuşma yaparak Ebu Bekir'e biat konusunda Ensar’ı ikna etmeye çalıştılar. Muhacirlerle Ensar’ın çoğunluğunun biati sağlandı ve halife tayini işi böylece gerçekleşmiş oldu.
Burada dikkatle üzerinde durulması gereken birkaç nokta söz konusudur:
Hz. Resulullah (s.a.a)'in ölüm döşeğinde iken verdiği "Üsame" komutasındaki ordunun hemen yola çıkması, ayrıca Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın da bu ordunun birer askeri olarak Medine'yi mutlaka terk etmeleri gerekliliği yolundaki kesin ve ısrarlı emrine rağmen Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın -şu veya bu sebeple- Resulullah (s.a.a)'in emrine itaat etmeyip Medine'den çıkmadıkları,[17] Hz. Ali'nin (a.s) Muhacirlere yönelerek; "Allah aşkına ey Muhacirler! Hz. Resulullah (s.a.a)’in hükûmetine, Ehl-i Beytinin hakkı olan bu makama sahiplenmeyin!"[18] demesi;
Fazl bin Abbas'ın bu konuda konuşurken sadece Kureyşlileri muhatap alması;[19]
Mikdad'ın da "Şûra" günü sadece Kureyş'i muhatap alıp "Hilâfeti Hz. Resulullah (s.a.a)’in Ehl-i Beytinin elinden çekip alan şu Kureyş'in yaptığına şaşırıp kalmamak mümkün değil! Allah'a yemin ederim ki, Allah rızası için yapmadılar bunu; dünyayı ahirete tercih ettiler, işin aslı bu!" demesi[20]... vb. karineler bu işi yapanların -birkaç kişi dışında- Ensar olmadığını ve Kureyş'in bu işi plânlayıp uygulayan tek taraf olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir. Kureyş'in kimi zaman "Ali'nin yaşça küçük olması"nı bahane ettiği, kimi zaman da "halifelikle peygamberlik aynı ailede olmamalı" dediği bilinmektedir.
Demek ki meselenin aslı, Ömer'in de dediği gibi, "Kureyşlilerin Ali (a.s)'ı halife olarak görmeye tahammül edemeyecekleri"dir.[21]
Nitekim aynı şahıslar, bazen de "Gadir-i Hum" nassına rağmen içtihada kalkışmakta ve bir yerde Ömer'in de açıkça ifade ettiği gibi, "İş öyle icap etti..." ve "maslahat öyle gerektiriyordu."[22] diyerek konuyu kapatmaya çalışmaktaydı.
Tabiî ki halife tayin etme işinin kolayca olup bitmediği de bilinmelidir. Sırf bu yüzden Hz. Resulullah (s.a.a)'in mübarek naaşı defnedilmeyerek kendi evlerinde üç gün boyunca bekletilmiştir..."[23]
Evet... Meselenin çok acı boyutları var...
Hazret-i Resulullah (s.a.a)'in irtihalinin pazartesi günü olduğu, pâk naaşlarının ancak çarşamba gecesi toprağa verildiği kayıtlarda geçmektedir. Komşu evler, ancak çarşamba gecesi evden gelen kazma kürek seslerini duyunca, Hz. Resulullah (s.a.a)'in pâk bedeninin toprağa verilmekte olduğunu anlamışlardı.[24]
Sakîfe'de olan tartışmalarda Habbab bin Münzir-i Ensarî'nin ağzına toprak doldurulmuş, tekmeler altında ezilmekten güç belâ kurtarılmıştı. Sa'd ve oğlu Kays ile orada bulunanlar arasında çirkin münakaşalar olmuş, şairler Kureyş ve Ensar adına şiirler söylemiş, birbirlerini hicivlerle yermiş ve sert ifadeler kullanarak suçlamışlardı. Ama sonunda Ensar yaptıkları bu işe pek pişman olmuş ve bu oldubittiden sonra kendi aralarındaki konuşmalarda sürekli Ali (a.s)'ın hilâfete daha lâyık olduğunu belirtmiş ve durum giderek değişerek Ebu Bekir'in düşmesi an meselesi hâline gelmişti.[25]
Ancak Muhacirler ne yapıp edip, halifeliği Hz. Resulullah (s.a.a)'in Ehl-i Beytinin elinden almayı başarmıştı. Bu arada mevcut şartların, onların lehine gelişmiş olduğunu da hatırlatmak gerekir. Yemame, Yemen ve Bahreyn'de ortaya çıkan mürtetler olayı, İslâm toplumunu tehdit eden ciddî bir tehlikeye dönüşmüş ve bu tehlikenin boyutlarının farkına varan Hz. Ali (a.s) ve Şia’sı olan sahabîler, bu iç ihtilâfa -kendi haklarının çiğnenmesi pahasına da olsa- hemen son verilmesi gerektiği noktasında karar almışlardı. Çünkü iç ihtilâfın farkına varan İslâm düşmanlarının Medine'ye saldırıp İslâm'ı tarihten silmeleri çok ciddî bir tehlike olarak ortada dolaşmaktaydı.
Öte yandan Haşimîlerin, bu bozuk ortamda direnip kargaşayı bastırarak duruma hâkim olabilecek güçleri de yoktu. Bu kargaşa sonucu gelişen olaylar her ne kadar belli bir grubun işine yaramış olsa da, bu durumun doğurduğu sonuçlar bütün İslâm ümmetini olumsuz yönde etkilemiş birtakım çarpıklıların doğmasına ve bu çarpıklıkların günümüze kadar devam etmesine sebep olmuştur.

HZ. ALİ (A.S)'IN TARAFTARI OLAN BAZI SAHABÎLERİN SAKÎFE OLAYINA İTİRAZLARI

Hz. Ali (a.s) ile onu izleyen bir avuç sadık sahabî, Hz. Resulullah (s.a.a)'in mutahhar bedeninin gusül ve kefen işleriyle uğraşırken, çoğunluk denilebilecek kalabalık bir grup, biraz ötede, hilâfeti ele geçirebilmek için münakaşalar başlatmış ihtilâfa düşmüşlerdi.
Bu olaylar neticesinde "oldubitti"yle karşı karşıya bırakılan Hz. Ali'yle Şia’sı (onu izleyenler), söz konusu çoğunluğa karşı gerekli mücadele imkânlarına sahip olmadıklarından İslâm dünyasını tehdit etmeye başlayan mevcut şartların bir iç ihtilâfa hiç mi hiç izin vermeyen böylesine bir ortamda meseleyi karşılıklı görüşmeler ve tebliğ yoluyla halletmeyi tercih edip Müslümanları "aceleci ve zamansız eylem"leri noktasında uyararak bu yaptıklarının ileride çok kötü sonuçlar doğuracağına dair nasihatlerde bulundular.

HZ. ALİ (A.S)'IN TAVRI

İbn-i Kuteybe (Ö: H. 270) "el-İmâme ve's-Siyase" adlı kitabının "Ali'nin Ebu Bekir'e biat etmemesi" başlıklı bölümünde Ali (a.s)’ın Ebu Bekir'e biat etmemesinin nedenlerini anlatan konuşmasını aktardıktan sonra Ali (a.s)’ın orada bulunan Muhacirleri muhatap alarak şöyle dediğini nakleder: "...Allah aşkına ey Muhacirler, Muhammed (s.a.a)’in kurduğu hükûmeti onun Ehl-i Beytinden almayın, Ehl-i Beyti, hakkı olan bu makamdan uzak tutmaya çalışmayın. Ey Muhacirler (Kureyş), Allah'a yemin ederim ki biz, insanlar içinde hilâfete en lâyık olanlarız! Çünkü biz Ehl-i Beytiz! Siz de bilirsiniz ki, Kur'an okuyan, Allah'ın dininde fakih olan, Allah Resulünün (s.a.a) sünnet ve yöntemini en iyi bilen, halkın işlerine vâkıf, bütün zulüm ve haksızlıklara karşı halkın haklarını müdafaa eden ve beytülmali eşit şekilde dağıtan, bu Ehl-i Beytin arasındadır. İşte bundan dolayıdır ki liyakat ve hak sahibi biziz. Ve yine Allah'a andolsun ki böyle biri, biz Ehl-i Beytin arasındadır şu anda. Heva ve heveslerinize, nefsanî arzularınıza kapılmayın; yoksa Allah'tan uzaklaşır, Hak'tan kopup gidersiniz..."[26]
Tarih, Hz. Ali (a.s)’ın Hz. Fatıma (a.s)’ı bir bineğe bindirerek akşamları teker teker sahabenin kapısını çaldığını ve onlardan yardım istediğini, onlarınsa Hz. Fatıma (a.s)'a şu cevabı verdiklerini yazar: "Ey Resulullah (s.a.a)'in kızı! Biz Ebu Bekir ile biat etmiş bulunmaktayız artık. Eğer Ali ondan önce gelip biat isteseydi, elbette ki Ali'ye biat ederdik." Bu cevap üzerine Hz. Ali; "Ben Hz. Resulullah (s.a.a)’in cenazesini ortada bırakıp hilâfet için biat toplama derdine düşemezdim." diyordu.[27]

HZ. FATIMA’TÜZ-ZEHRA (A.S)'IN İTİRAZI

Fedek meselesi için camiye gelmiş olan Hz. Fatıma (a.s), Fedek meselesini ele alarak oldukça düşündürücü ve çarpıcı bir konuşma yapmış ve hilâfet konusuna da değinerek şöyle demişti:
"Allah Teala, Resulünü yüce cennetlerinde peygamberlerin bulunduğu yere götürüp onu sizden ayırınca, sizde nifak kinleri görünmeye başladı ve Hz. Peygamber (s.a.a)’in zamanında konuşmaya cesaret edemeyen "sapmışların sözcüsü"nün dili söyler oldu, cahillerle yalancılar belli oldu. Şeytan sizi çağırdı, ona icabet ettiniz; başkasına ait deveye binip başkalarına ait bir pınara yöneldiniz."[28]
Hz. Fatıma-ı Zehra (a.s)'ın bu hutbesi epey tafsilâtlıdır; dileyenler, bu hutbeyi içeren eserlere bakabilirler.
Hz. Fatıma-ı Zehra (a.s) ölüm döşeğindeyken Ensar ve Muhacirlerin hanımlarından kendisini ziyarete gelen bir gruba şöyle dediler: "...Müslümanlar Ali'de ne hata buldular ki, halifeliği onun elinden alıp başkasına verdiler?! Allah'a yemin ederim ki, Ali'nin keskin kılıcı, azimli ve yolundan dönmez adımları ve uygulamada hiçbir müsamaha ve ayrıcalık tanımaması, ilâhi ahkâm konusundaki bilgisi, Müslümanlara hoş gelmedi. Ama Allah'a andolsun, Hz. Resulullah (s.a.a)’in Müslümanların idaresini kendisinden sonra ona bıraktığı gibi onlar da ona bıraksaydı, Ali İslâm ümmetini ifrat ve tefrite düşmeksizin idare ederdi. Çünkü Ali risaletin dayanağı, nübüvvetin desteği ve dinle dünya işlerinin bilgesidir. Şunu bilin ki, İslâm ümmeti bu işte apaçık kendi zararına olacak şekilde davrandı. Allah'a yemin ederim ki, Müslümanlar Ali'nin yöneteceği bir hilâfette eziyete uğramaz, sıkıntıya düşmezlerdi. Ali onları adalet ve bilgi pınarına doğru götürür ve doyasıya susuzluklarını giderirdi (herkes Hz. Ali'nin ilminden faydalanmış olurdu). Yerin ve göğün bereketleri Müslümanlara açılıverirdi o zaman!”
“Sözlerime iyi kulak verin ve bu duyduklarınızı sakın unutmayın. Daha nice şaşırtıcı şeyler göreceksiniz! Bekleyin hele!... Bu işte hangi delil ve karineyle davrandı onlar? Neye dayanarak yaptılar bunu? Cesur ve iş bilir bir uzmanı bırakıp korkak ve iş bilmez birine sarıldılar.”
"Yolu bilip de diğerlerine de doğru yolu gösterenin mi, yoksa yolu bilmeyen ve kılavuzluğa ihtiyacı olanın mı halkı yönetmeye daha lâyık olduğunu bilmeyen şu güruha yazıklar olsun!”
“Ne oldu sizlere böyle?! Nasıl vardınız bu hükme?! Evet; Müslümanların yaptığı bu iş, tıpkı gebe devenin durumu gibidir![29]... Bekleyin hele, yakında doğuracak! O zaman süt yerine kâse kâse kan ve öldürücü zehir sağacaksınız! İşte o zaman kötüler zararlı çıkar, gelecek nesiller geçmiş nesillerin düzüp koştuğu uğursuz temellerin sebep olduğu sonuçları görürler... O hâlde kesinlikle sizi saracak olan fitne ve fesadı bekleyedurun!”
“Keskin bir kılıç, her yeri sarıp kuşatacak; daimî bir kargaşa ve zalimlerin diktatörlük ve zorbalığıdır bundan böyle sizi bekleyen... Varınızı yoğunuzu yağmalayacak, olgunlaşmış buğday başakları gibi tırpanlayıp biçecekler sizi! Bu uğursuz işin nelere yol açacağı şu anda belli değildir sizlerce... Ne de zavallıdır bunlar! Sizin kendiniz biat etmeye gelmedikçe biz Ehl-i Beyt, sizi zorlayamayız!”[30]
Hz. Fatıma'nın (a.s) bu konuşmasını dinleyenler içinde sağ kalıp Harre hadisesini gözleriyle görenler; Medinelilerin nasıl üç gün boyunca acımasızca katledildiğini, Kureyş ile Ensar’dan 700, sahabeden 70 ve diğerlerinden de on bin kişinin öldürüldüğüne bizzat şahit olmuşlardı.[31]
Tarih'ul-Hulefa’da, bu hadisede 1000'e yakın Medineli bakire kızın tecavüze uğradığı yazılmıştır.

HZ. HASAN BİN ALİ (A.S) NE DEDİ?

İmam Hasan (a.s) Mescid’ün-Nebi'ye girdi. Ebu Bekir'i minberde görür görmez; "Babamın yerinden in!" dedi.[32]
Aynı olay Ömer döneminde de olmuş ve bu defa da İmam Hüseyin (a.s) aynı şeyi Ömer'e söylemişti!
İmam Hasan (a.s) babasının şahadetinden sonra -o gün- minbere çıkarak şöyle buyurdu: "Biz, Allah'ın galip gelecek olan hizbiyiz. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in mutahhar soyu, onun pâk ve tertemiz Ehl-i Beytiyiz. Hz. Peygamber (s.a.a) bu ümmet arasında iki ağır ve paha biçilmez emanet bıraktı; birincisi Allah'ın Kitabı, ikincisi ise biz Ehl-i Beytiz! O hâlde biz Kur'an'ın tefsiri hususunda ümmetin -başvurması gereken- mercileriyiz. Kur'an'ın hakikatlerini bilen beyan edicileriz; o hâlde emrimize itaat edin! Bize itaat etmeniz farzdır; bu, Allah ve Resulü'nün emrine itaattir."[33]
İmam Hasan (a.s) Muaviye'ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurur:
"Allah Teala, Peygamberini ümmetin arasından alınca Araplar onun yerine geçme hususunda birbirleriyle tartışıp çekişmeye düştüler. Kureyşliler; "Biz Peygamber’in akrabası ve vârisiyiz, onun hilâfeti hususunda bizimle tartışmayın." dediler.
Araplar, Kureyş’in bu istidlâlini kabul etti, ama Kureyşliler bizim aynı konudaki -akrabalık- delilimizi kabul etmediler! Ne yazık ki Kureyşliler, Araplara kabul ettirdikleri şeyi, bizim hakkımızda kendileri kabul etmemekle haksızlık ettiler!"[34]

HZ. SELMAN'IN İTİRAZI

Sakîfe günü Selman şöyle demişti: "Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beytinden sapıp bir ihtiyara biat ettiniz. Halifeliği Ehl-i Beyte bıraksaydınız, kimse karşı çıkmaz, muhalefet etmezdi, nimetlerle dolu şerefli bir hayat sürdürürdünüz. Ama siz yapacağınızı yaptınız ve yapmanız gerekeni yapmadınız!"[35]

HZ. EBUZER'İN GÖRÜŞÜ
O gün Ebuzer Medine dışındaydı. Medine'ye geldiğinde Ebu Bekir'in halife olduğunu görünce şöyle dedi: "Kılıcı aldınız, ama kınını unuttunuz (halifeliği kabullendiniz, ama gerçek halifenin yerini bilemediniz). Bu halifeliği Hz. Resulullah (s.a.a)’in Ehl-i Bet'ine bıraksaydınız, kimsenin itirazı olmazdı."[36]
Yakubî şöyle yazar: “Ebuzer Mescid’ün-Nebi'de bir konuşma yaparak şöyle dedi: ‘Muhammed, Âdem'in ilminin vârisi olup bütün peygamberlerin faziletlerini kendisinde toplamıştır. Ali de Hz. Peygmaber’in vasisi ve ilminin vârisidir. Ey ne yapacağını bilemeyen şaşkın ümmet! Eğer Allah'ın öncelik tanıdığına öncelik tanır, Allah'ın geride bıraktıklarını geride bırakır, halifeliği gerçek hak sahibi olan kendi peygamberinizin Ehl-i Beytine verseydiniz, dört bir yandan nimetler gelirdi sizlere ve kimse de muhalefet etmezdi.’ "[37]
Yakubî, kitabının 2. cildinde Muaviye'nin biat meclisinde Kays'ın söylediklerini nakleder:
“Tarihte de kaydedilmiş olduğu üzere Ehl-i Beyt taraftarı sahabîler, imkânları ölçüsünde gayret gösterdiler, ellerinden geleni yaptılar, bilhassa altı kişilik şûra oluşturulduğu gün durumu düzeltmek için çok çaba sarf ettiler; ancak ümmet kendi durumunu değiştirmedi.”
İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle yazar: "Ammar Mescid’ün-Nebi'de ayağa kalkıp bir konuşma yaptı. Cemaat dört bir taraftan bağırarak susup yerine oturması için uyardılar; hatta bazıları; ‘Halifelik işinden sana ne?!’ gibi laflar ettiler. Ammar yerine oturup; ‘Allah'a şükürler olsun; haktan yana olanlar her zaman mazlum olmuşlardır.’ dedi.”[38]

KARŞI ÇIKANLAR KİMLERDİ?
Halifelik olayında Hz. Ali (a.s)'in etrafında toplanıp çoğunluğun yapmış olduğuna ilk itiraz edenler, yani ilk Ehl-i Beyt takipçileri, ne adı sanı belli olmayan, ne de heva ve heveslerine kapılıp dünyalarına uyan kimselerdi. Bilakis, bunların tamamı sahabe-i kiramdan olup Hz. Resulullah (s.a.a)’in yüce öğretisinde yetişmiş, bildiklerini ondan öğrenmiş zahit, abid, bilinçli, alim, siyaset bilimine vâkıf, basiretli ve ileri görüşlü dürüst kimselerdi. Her biri, İslâm tarihinde asırlarca anılacak türden hizmet ve fedakârlıklarda bulunmuş, seçkin birer sahabî olan bu Müslümanlar, sıradan insanlar değildi.
Şia’nın önde gelenleri Ammar, Ebuzer, Mikdad ve Selman gibi sahabîlerin Allah ve Resulü katında ne yüce makamlara sahip oldukları herkesçe bilinmektedir.
Bu büyük sahabîlerin kim oldukları ve neler yaptıklarını anlamak için Ebu Nuaym İsfahanî'nin Hulyet'ül-Evliya'sına, Hatib'in Tarih-i Bağdad'ına, İbn-i Asakir'in Tarih'ine, İbn'ül-Cevzî'nin Safvat’ul-Safve'sine, Hâkim'in Müstedrek'ine Müslim'in Sahih'ine, İbn-i Esir'in Üsd'ül-Gabe'sine, İbn-i Hacer'in el-İsabe'sine, Ebu Ömer'in İstiab'ına bakmak gerekir. Bu kaynaklarda adı geçen sahabîlerin üstün özellikleri anlatılmış ve her biri hakkında Hz. Resulullah (s.a.a)’in buyurduğu vasıf ve övgüler aktarılmıştır ki Taberî, Kâmil ve Yakubî'nin Tarih'leriyle Belâzurî'nin Fütuh'ul-Büldan, Vakıdî'nin Fütuh'uş-Şam ve İbn-i Hişam'la Halebî ve Zeynî Dehlân'ın siyer ve tarih kitaplarında bu yüce sahabîlerin İslâm uğrunda katlandıkları zorluklar, katıldıkları savaşlar, gösterdikleri fedakârlıklar, başarılar... vb. seçkin hasletleri ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

 
[1]- Yenabî’ul-Mevedde, s. 156-220.
[2]- Aynı kaynak.
[3]- İbn-i Ebi’l-Hadid, c.3, s.283 ve Yenabî’ul-Mevedde, s.373.
[4]- Yakubî Tarihi, c.2, s.173.
[5]- el-Kâmil, İbni Esir, c.3, s.24-25.
[6]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.18.
[7]- Taberî Tarihi, c.3, s.288-289.
[8]- el-Gadir, c.7, s.79-80.
[9]- Yenabî’ul-Mevedde, s.226-253.
[10]- en-Nasâih’ul-Kâfiye, s.111, Yenabî’ul-Mevedde, s.111.
[11]- Yenabî’ul-Mevedde, s.111.
[12]-  el-İmame ve's-Siyase, c.2, İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.5.
[13]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4, s.336 ve el-Gadir, c.7.
[14]- Halebiye Siyeri, c.3, s.394.
[15]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4, s.338; Taberî Tarihi, c.2, s.446 ve Tarih'ul-Hulefâ, s.45 ve el-Kâmil, İbn-i Esir, c.2, s.124.
[16]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.2, s.126, Tarih-i Taberî, c.2, s.458-446 ve Halebiye Siyeri, c.3, s.395 ve el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.6 ve İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.3.
[17]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4 s.338 ve el-Kâmil, c.2, s.120-121 ve Yakubî, c.2, s.92.
[18]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.12.
[19]- Yakubî Tarihi, c.2, s.103 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.8.
[20]- Yakubî Tarihi, c.2, s.140.
[21]- Aynı kaynak, c.2, s.137.
[22]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.3, s.24.
[23]- el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.5, s.271 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.191-192, Tarih-i Taberî, c.2, s.450.
[24]- Taberî Tarihi, c.2, s.452-455.
[25]- İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.2 ve 20, el-Gadir, c.7.
[26]- el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.12.
[27]- el-Gadir, c.7, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.5, el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.12-13.
[28]- Hz. Fatıma-ı Zehra selâmullahi aleyha, bu muazzam hutbesinde birçok meseleye dolaylı olarak değinmekte, fevkalâde çarpıcı bir üslupla kendine has ima, deyim ve teşbihlerle beyan etmiştir ki, okuyucuların bu çarpıcı hutbenin tamamını açıklama ve şerhiyle birlikte mütalâa etmesini tavsiye ederiz. Biz burada bir kısmının tercümesiyle yetinmek zorunda kaldık.
İbn-i Ebi’l-Hadid, c.4; Tezkire, Sibt İbn’ül-Cevzî, s.367; Şâfî, Seyyid Murtaza.
[29]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.87; İhticac-ı Tabersî, Meani'l-Ahbar, Keşf’ul-Gumme ve Emâlî-i Şehy Tusî ve et-Taaccub, Keracikî.
[30]- el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.171-981; Tarih-i Hulefa, s.139; el-Kâmil, c.4, s.45-48; Tarih-i Taberî ve Tarih-i Yakubî.
[31]- Yenabî’ul-Mevedde, s.255, Bombay bas.
[32]- Müruc’uz-Zeheb, o hazretten vecizeler ve Yenabî’ul-Mevedde, s.18 ve 152.
[33]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.9 ve Keşf’ul-Gumme ve aynı içerikli bir diğer mektup da Makatil'ut-Talibiyyin, s.37 ve Şerh-i İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4 s.12'de geçer.
[34]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.17.
[35]- Aynı kaynak, c.2, s.5.
[36]- Yakubî, c.2, s.148 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.1, s.8. Aynı nutkun bir benzeri de Mescid-i Haram'da Ebuzer'den nakledilir.
Mes’udî, Müruc’uz-Zeheb'inde Osman'ın hilâfetiyle ilgili bölümünde ve İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâga’sında, c.2, s.400 ve 412’de ve c.3, s.182’de ve Yakubî, Tarih’inde, c.2, s.140'de Mikdad ile Ammar'ın konuşmalarını naklederler. el-Gadir, c.1, s.209'da Ammar'ın Sıffîn savaşında Amr bin As'la konuşması ve Kays bin Sa'd'in Medine'de Muaviye'yle konuşmasını ve İbn-i Abbas'la Abddullah bin Cafer'in Muaviye'nin meclisindeki sözlerini aktarılmaktadır.
[37]- Şerh-i İbn-i Ebi’l-Hadid, c.3, s.72.
[38]- Sahih-i Müslim, c.7, s.108-192.