KARIŞIK

21 Aralık 2016 Çarşamba

PİR CEMAL ABDAL  türbesi..ELAZIĞ




Selçuklu döneminde 1160-1230 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Pir Cemal Abdal Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Yesevi şeyhlerinden biridir.Anlatılan rivayetlere göre Mevlana Celalettin Rumi’nin babası Bahaeddin Veled’le birlikte Belh yöresinden kalkarak önce Erzincan’a daha sonra Pir Cemal Abdal2la aynı oymaktan olan Okçu Yusuf ve kardeşleri olan Hamza, Bahadır, Çakbey, Kızıl ve Şevti ile birlikte bugünkü Okçular Köyüne geldiği ve buraya yerleşmelerine ise Sultan Alladdin Keykubat’ın aracılık ettiği söylenir. Pir Cemal Abdal’ın Üçbudak köyündeki ev kalıntısından kalen izlere halen rastlanmak mümkündür. Türbesi Karakoçan’ın kuzey batısında bulunan Üçbudak köyünde bulunmaktadır. Mezarı son yıllarda mermer bir sanduka içine alınmıştır.
Pir Cemal Abdal Hazretleri Efsanesi: Delikan Köyünde oturan Pir Cemal Abdal Peri Suyu kıyısınna gelir ve biraz uzakta olan asma köprüye gitmeyip cüppeye binerek karşıyı geçer. Bu sırada Bağin Kalesi Bey’inin kızı sarayının penceresinden bu olayı görür. Hayretler içinde kalan bey kızı koşarak olayı babasına anlatır. Bey hemen adamlarını göndererek Cemal Abdal’ı yakalatır ve sarayına getirtir. Cemal Abdal’ın sihirbaz olduğunu ileri sürerek fırında yakılmasını ister. Ertesi gün fırın kapısını açtıran Bey Cemal Abdal’ı bıyıkları ve sakalı buz tutmuş bir halde bağdaş kurup otururken bulur ve mükafatlandırır

SEFKAR BABA TÜRBESİ..elazığ



Bölge halkınca Sefkar Baba adıyla maruf olan zat Peygamber Efendimizin soyundandır. Edinilen bilgilere göre Abbasi Halifelerinden Harun Reşid döneminde Irak’ın kuzey kesiminde bulunan Sefkar kariyesinden irşad maksadıyla göç edip Doğu Anadolunun Diyarbakır yöresinde bulunan Maden’e bağlı Katulan’a yerleşir.Daha sonra bir müddet Palu Çaybağı’nda ikamet eder.1250-1350 tarihleri arasında Karakoçan’ın Demirdelen (Kafan) Köyünde ikamet eder. Kabri de burada bulunmaktadır.

20 Aralık 2016 Salı

Alemdar Sultan..kütahya




GARİPLER (AHMET YESEVİ) MEZARLIĞI.elazığ




Elazığ Baskil İlçesi Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyündedir. Garipler Mezarlığı Tabanbükü köyünün kuzeydoğusunda yer almaktadır. Mezarlığın ortasında Ahmet Yesevi ve Derviş Ali'ye ait yan yana iki türbe bulunmaktadır. Türbenin etrafında tel ile çevrili mezarlıklar bulunmaktadır. Bu çevrili alan içerisinde çatma lahit, prizmatik dikdörtgen biçimli ve şahideli mezarlar bulunmaktadır. Bu mezarların dönemi, üzerindeki yazılardan ve form biçimlerinden 13- 14. yy Anadolu Selçuklu karakterini 
yansıtmaktadır, Mezarlık köyün en önemli mezarlığıdır. Bugün kullanılmamaktadır. Mezarlığın ortasında Ahmet Yesevi ve onun soyundan gelen (32. kuşak) Derviş Ali'ye ait yan yana kare planlı iki türbe bulunmaktadır. Bu türbeler kargir olarak yapılmış olup herhangi bir sanat tarihi özelliği taşımamaktadırlar.

Rivayete göre; Ahmed Yesevi ve beraberindeki kardeşi Şeyh Hasan'la birlikte Moğol istilası sırasında Horasan'dan göç ederek bir Türkmen topluluğuyla Fırat kenarında yer alan bu köye yerleşmiştir. Ahmet Yesevi'nin Oğlu bulunmadığından kardeşi Şeyh Hasan'ın ismi köye verilmiştir. Mezarlık Karakaya Barajı suları altında kalmaması için tescil edildiği alandan bugünkü yerine taşınmıştır.



Harput Kalesi’ne giden yolun solunda bulunan Mansur Baba Türbesi, sekizgen planlı olup duvarları kesme taştan yapılmıştır. İç kısmı orijinal şeklini muhafaza etmekte olan iki katlı anıtsal yapının üst örtü sistemi sonradan yapılmıştır. İçerisinde Mansur Baba ve ailesine ait olduğu bilinen dört sanduka bulunmaktadır. “Cami-i kebir mahallesinde bulunan bu zaviye bugün halk arasında “Mansur Baba Türbesi” olarak bilinir. 16. yüzyıla ait bir vakfiyesi mevcut olup bu tarihlerde yıllık geliri 8980 akçedir.”
Rivayete göre Şahende isimli bir kadının gördüğü rüya üzerine Harput’un manevi büyüklerinden ve keşif ehli Beyzâde Efendi’nin ve bir grup insanın huzurunda yapılan kazıda büyük bir lahit meydana çıkmış ve içinde bir erkek, bir kadın ve iki de çocuk mezarının bulunduğu görülmüştür. Erkeğin mezarı açıldığında çürümemiş bir cesetle karşılaşılmış ve durum telgrafla Meşihat’a bildirilmiş ve gelen cevap üzerine bir türbe yaptırılmış ve “mezar taşına atfen” türbeye Mansur Baba adı verilmiştir. Üst örtü sistemi sonradan yapılmıştır.

PİR (SEYYİD) HASAN ZERRAKİ TÜRBESİ..elazığ





Pir (Seyyid) Hasan Zerraki, Keban ilçesine bağlı Gökbelen Köyü sınırları içerisinde bulunan Ziyaret Dağının tepe kısmındadır. Burada bulunan Türbeden dolayı Ziyaret Dağı veya Pir Hasan Dağı denilmektedir. Gökbelen köyüne yaklaşık 2 km. mesafededir. Etrafı meşe ağaçlarıyla çevrili olan türbe, kare planlı olup, içerisinde ayrı bölümler halinde mescit ve mezarında olduğu, yer yer beton sıvalı, üzeri çatılı, etrafında da bir mutfak ve oturma yerlerinin olduğu, yolu ve elektriği olan, geniş bir düzlüğe kurulu haldedir. Mezarın olduğu bölümün giriş kapısında Pir Hasan Zerraki hakkında bazı bilgiler verilmiştir. Mezarın uzunluğu üç metreye yakın olup, baş ve ayakucunda herhangi bir kitabe bulunmamaktadır.
Pir Hasan Zerraki’nin Anadolu’daki bütün sevilen evliyalar gibi yurdun birçok yerinde mezar veya türbesi bulunmaktadır. Bu yerlerin en başında Keban ilçesi gelmektedir. Diyarbakır’ın Hazro ilçesinin Ülgen Köyü, Batman’ın Hasankeyf ilçesi ve Mardin’de de türbeleri bulunmaktadır. Buralardaki ismi Şeyh Hasan Ezraki diye geçmektedir. Şeyh Hasan Zerraki Türbesi ile ilgili olarak, Diyarbakır’ın Hazro ilçesinin Ülgen Köyünde olduğu, bu türbenin ziyaretgah olarak kullanıldığı ve hakkında söylenile gelen birçok efsanenin olduğu rivayet edilir. Bu rivayetlerden en yaygın olanı şu şekildedir; Şeyh Hasan Erzaki, Şam’da ikamet etmekte iken göç ederek Mardin’e geldiği, Mardin’de ilim ve ibadetle meşgul olduğu ve kerametler göstererek kısa sürede ününün bütün bölgeye yayıldığı ve etrafına seçkin insanların, halkın toplanıp kendisine mürit olduğu rivayet edilir. Zamanındaki Mardin hükümdarı, Şeyh Hasan Erzaki’nin bu yükselişinden rahatsızlık duymuş ve kendi hükümdarlığına zarar getirir endişesiyle, tabanı suyla dolu, içinden çıkılması zor bir zindana attırmıştır. Zindan bekçisi Şeyh Hasan Ezraki’nin bir gün zindanın bahçesindeki çeşmede abdest aldığını ve namaz kıldığını görünce içine bir korku düşmüştür. Zindan bekçisi olayı ilgililere anlatır. Hükümdar başta bu olaya inanmak istemez. Daha sonra Şeyhin namaz kıldığı camide, kendiside namaz kılarken görmüş; kendisine yaklaşıp konuşmak istemiş ama Şeyh ortadan kaybolmuştur.Şeyhi uzun süre takibe alan hükümdar, Şeyhin zindandan kaçarak değil de, zindana inen güneş ışıklarının huzmesiyle girip çıktığını, bir sabah kendisi müşahede etmiştir. Zindandaki kişinin hakikaten evliya olduğu anlaşılınca hükümdar Şeyhten af dileyerek kendisine hürmet gösterir. Kerametlerinin anlaşıldığını anlayan Şeyh, buralarda duramayacağını söyleyerek Mardin’den ayrılarak, büyük bir şehir olan Atak’a yerleşir. Şan ve şöhreti gittikçe artmaktadır. Bu sıralarda Selçuklu kumandanı Artuk Bin Eksem Amid’de ikamet ediyormuş ve Selçuklu Sultanı namına, Amid, Harput, Mardin, Hasankeyf ve bölgesini idare ediyormuş. Bu arada Emir Artuk’un güzel ama akıl hastası bir kızı varmış. Daha önce hiçbir tabibin derman bulamaması üzerine, Emir Artuk, Şeyhten kızını iyileştirmesini istemiş. Şeyh, Emir’in kızını iyileştirince, Emir kızını Şeyhle evlendirmek istemiş. Şeyh kendisinin yaşlı olduğunu, oğluyla evlendirmesini istemiştir. Emir kızını Şeyh’in oğluna vermiş, çeyiz olarak ta Tercil, Atak, Mihrani kalelerini kendilerine bırakmıştır. Bu şekilde Zırkı beyleri türemiş ve çevreye hükmetmiştir.
Yine Pir Hasan Zerraki ile ilgili olarak, türbenin mezar kısmındaki yazılı tabelada şunlar yazılıdır. Pir Hasan Zerraki Ziyareti Keban ilçesine bağlı Gökbelen Köyü sınırları içerisindeki ziyaret tepesinde bulunmaktadır. Pir Hasan Zerraki 881 yılında Bağdat’ın Zerrak mahallesinde dünyaya gelmiştir. Lakabı Zerraki, künyesi Ebu Nasır Gazi’dir. Babasının adı Abdurrahman, dedesi Şeyh Ahmet’tir. Şeceresi İmam Zeynel Abidin’e dayanır. Bağdat’tan mareşal olarak Mardin’e gelmiştir. Hasankeyf, Diyarbakır ve oradan da Harput’a gelerek Malatya sancaktarı ile işbirliği yapmış, bu bölgede 18 kaleyi fethetmiştir. Zırkıbaz köyünde yüksek ziyaret dağı denilen yerde Moğollar ve Bizanslılarla çarpışmış, 70 arkadaşıyla birlikte 1001 yılında şehit olmuştur. Halen bu dağda metfundur. Yine bazı salname ve şecerelerde Seyyid Hasan Zerraki hakkında bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre; Harput sancağına bağlı olarak Keban hakkında yazılan 1896 tarihli bazı “salnameler” okunduğunda, bu tekke ve zaviyenin debugün ki Zırkı yöresinde olduğudur. Pir Hasan Zerraki Türbesini başta yöre halkı olmak üzere, Elazığ, Malatya ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden insanlar, hastalıklara şifa bulmak, çocuğu olmayan çiftler; çocuk sahibi olmak ve de bazı insanların çeşitli istek ve dileklerine kavuşmaları için burayı ziyaret ettikleri bilinmektedir. Bunun yanında kısmeti kapalı olan gençler, ruhsal bozuklukları olan hastalar, sürekli korku ve baygınlık geçiren kişiler burayı ziyaret etmektedir. Yine bu hastaların bazıları gece ziyarette yatarak şifa bulacaklarına inanırlar. Hastalıklardan şifa bulanlar veya dilekleri yerine gelenler, bu ziyarete gelerek Allah rızası için kurban kesip, dua ederek şükranlarını ifade ederler. Yine eskiden yağmurun yağmadığı kıtlık zamanlarında “Yağmur Duası” için buraya çıkılırmış.
Çocuğu olmayan çiftlerin, çocuk sahibi olmak için veya çocukları olup ta kız veya erkek çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin ziyeret ettiği yerlerden biridir. Burayı ziyarete gidecekler; günler öncesinden hazırlık yapar; konu-komşu ve akrabalara haber salar, genellikle Perşembe ve Cuma günlerinde ziyaret yerinde toplanırlar. Burada öncelikle kurban kesilir, kurban etinden bulgur pilavı pişirilir ve gelen davetlilere, davet sahipleri ziyafet verirler. Verilen yemekten önce köyün imamı veya hoca olarak bilinen birisi Mevlid-i Şerif okur. Daha sonra insanlara okunmuş şerbet ikram edilir. İnsanlar, burada toplu bir şekilde namaz kılar, dua eder, dilekte bulunurlar, ayrılırken de yemeğin fazlası ziyarete gelemeyenlere dağıtılır. Ziyaret pilavını yöre halkı bir kutsiyet kazandırmış ve pilavın şifalı olduğu inanışı mevcuttur. Eskiden yöre halkı, Ziyaretteki temiz taşların üzerine serdikleri yufka ekmeğinin üzerine etli bulgur pilavını koyar ve kaşık kullanmadan, elleriyle veya yufka ekmeğiyle yerlerdi. Ziyarette pilav yeme usulü bu şekildeydi. Ziyarette “hayır” adı altında, çevreden gelen kişilere ziyafetler verilir.
Çocuk sahibi olmak isteyenler Allah’a dua eder. Pir Hasan Zerraki denilen zatı, dualarına aracı olmasını beklerler. Türbenin duvarlarına, dilek diledikten sonra taş yapıştırılır; eğer taşlar yapışırsa dileklerin kabul olacağına, yapışmazsa dileklerin kabul olmayacağına inanılır. Ziyaretten sonra çocuğu olan kadın, çocuğunun ismini Pir Hasan veya Hasan koyar. Ziyarete giden hamile kadınlar türbenin duvarlarına ellerini sürmezler. Eğer ellerini duvara sürdükten sonra hamile kadın elini vücuduna sürerse, doğacak çocuğun da vücudunda “ziyeret beni” diye bilinen bir lekenin olacağına inanılır. Yine ziyarette bulunan meşe ağaçlarının kutsal olduğuna ve ağaçları kesenlerin çarpılacağına inanılır.
7-8 yy dan itibaren Arap orduları Anadolu’nun içlerine doğru seferler yaparken, aynı zamanda hem asker yetkili hem de peygamber soyundan olan seyit kişiler vardır. Bunlardan biri de Seyyid Hasan Zerraki hazretleriydi; mahiyetiyle birlikte bugünkü Mardin yöresine gelip yerleşmiştir. Epey zaman yörede etki alanı oluşturmuştur. Yöredeki egemen güç olan “hükümdar” bu İslam ileri gelenini kıskanır olmuş. Seyyid Hasan Zerraki hazretleri ailenin bir kısmını Güneydoğu Anadolu’nun farklı bölgelerinde bırakarak göç etmiş. Mahiyeti - savaşçıları da dâhil- Malatya üzerinden Zırkı yöresine gelip yerleşmiş; yol boyunca bazı yerleşim alanlarını da (kaleler) fethetmiş; örneğin yörenin en mukim, korunur ve sağlam yapılı olan “büyük kale” gibi (Gökbelen köyü önündeki kale) ve “Zırkı Yöresi”ne yerleşmiştir. Seyyid Hasan Zerraki’nin soyu Hz. Muhammed’e (sav) dayanır. (Seçeresinin orijinali için bakınız: Prof. Dr. R. Demir; Zırkı Yöresi ve Seyit Hasan Zerraki Kitabı, Palme Yayıncılık ,Ankara 2004). Yörenin İslamlaşması için bir dergah, tekke, ocak kurar. Gelen insanları irşat eder. Vadesi geldiğinde, bölgenin en yüksek tepesi, Ziyaret dağına defnedilir. Beraberindeki silah arkadaşlarının bir kısmı da şehit ya da vefat ederler. Şehit olan ya da vefat eden diğer savaşçı-eren kişilerin bir kısmı Ziyaret dağının tepesine (Ziyaret düzlüğündeki Pir Gazi Baba bölgesi), bir kısmı da yine karşıdan ziyaret tepesini gören ve yöreye topografik olarak hakim vaziyette olan tepelere gömülür. Yani bir bakıma belli sayıdaki bu zatların (yatırların) mezarları (türbeleri) birbirini görecek şekilde bir konumlama vardır. Sanki mezarları da birbirlerini görsünler diye yerleştirilmiştir.
Örneğin; doğuda Karcığık tepesi, kuzeyde Nimri tepesi(Ağbaba ziyareti), güneyde Killiruşağı (Üçpınar) tepesi, batıda Kozan tepesinde (Abdulvahap ziyareti) ve Şalliyan tepesi (ziyareti) olmak üzere buralarda birer şehitlik vardır; her tepede birer komutan veya eren kişi yakını-şehit arkadaşları yatmaktadır. Seyyid Hasan Zerraki’nin…İlginç olanı, bunların tümü coğrafi olarak birbiri ile kıyaslandığında, Seyyid Hasan Zerraki hepsini görecek bir coğrafi konumda ve en yüksekte olmasıdır.
Ziyaret düzlüğünde, kuzey-batı tarafındaki tepecikte, Çük Uşağının (Göldere) bakan yarmanın tepesinde, atmaca taşının üst tarafında, tam Seyyid Hasan Zerraki türbesini görecek şekilde konumlanmış mezarı bulunan Pir Gazi Baba şehitliğidir. Sadece yığıntı halindeki mezarı ve yanı başında koyu yeşil yapraklı, özel meyveli, serin gölgeli “özgün meşe” ağaçları bulunmaktadır bu şehitliklerde.. Bu ağaçlar, sadece bu dağa, Ziyaret Dağı, özgü olup bir başka yerde görmek, bulmak mümkün değil…
Daha sonra, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nin Anadolu’ya egemen olmasıyla bu bölgede yaşayanlar, bulundukları bölgenin fethinde görev almış şehit-veli komutanlar ve bilge ulema kişilerin hürmetine, hem sağlıklarında hem de vefatlarından sonra isimlerinin yaşaması ve yaşatılması için türbelerine ait bölgeler “vakıf” olarak belirlenmiş, vakfiye senetleri ve beratları hazırlanmış, onların ismiyle anılmış ve ayrılmıştır. Her dönemde Harput Sancağı tarafından şahitli onaylı şecere ve vakfiye senetleri imzalanmıştır. Orijinallerinden alınan kopyaların tercümesinden bu süreklilik devam ettiği görülür. Bu arazilerin sınırları çizilerek vakfiye senetleriyle belgelere geçirilmiştir. Seyyid Hasan Zerraki’nin soyundan gelen birkaç nesil sonraki temsilcileri de Zırkı yöresinde yaşayan ailelerden olmuştur. Ayrıca Seyyid Hasan Zerraki’ye ait olduğu bilinen filama ve sancak da bu aileler tarafından bugüne kadar korunmuştur.
AVDAZ(ABBAS) DEDE TÜRBESİ..afyon
Ballık Kasabası Afyonkarahisar iline 80, Sandıklı ilçesine ise 23 km. mesafede Afyon Antalya karayolu üzerinde bulunmaktadır.
Ballık Kasabasının Kısa tarihçesi: Tarihi eskilere dayanmakta olup tarihin seyri içersinde adı Kebe[1] Kilise[2], Ballıca, Baldık, Ballık olarak geçmektedir.
M.1623/1709 yıllarına ait bölge haritasında köyün adı Ballık olarak geçmektedir. Hane sayısı 7, köy nüfusu 35 kişidir.1709 yılında hane sayısı 10 olup köy nüfusu ise 50’ye yükselmiştir[3]. M.1691/1696 tarihli bir başka iskan haritasında ise köyün adı Baldık olarak geçmektedir.
Bu tarihte Sandıklı kazası dahilinde içersinde Baldık’ın da bulunduğu iskanı yapılmış yaklaşık on kadar köyün olduğunu görmekteyiz[4].  Köye ait en eski kitabe Ballık cami kitabesi ve Çiftçi Malları Koruma binasında muhafaza edilen çeşme kitabesidir. Bu iki kitabede Ballık kasabasının tarihine ışık tutması bakımından oldukça önemlidir.
Cumhuriyet döneminde ise 1969 yılına kadar Sandıklı’ya bağlı bir köy iken Bakanlar kurulu kararıyla Kasaba şekline dönüştürülmüştür.Kasabanın,Cumhuriyet,Zafer, Esentepe olmak üzere üç mahallesi bulunmaktadır.
Ballık kasabası sınırları içersinde Avdaz(Abbas) Dede,Habil (Hebil) Dede ve Kadıncık Ana (Hatun Ana) olmak üzere üç adet türbe ve ziyaretgah bulunmaktadır.
AVDAZ(ABBAS) DEDE TÜRBESİ
Avdaz Dede Kimdir: Avdaz (Abbas) Dede ile ilgili bilgiler rivayetlere dayanmakta olup gerçekte kim olduğu bilinmemektedir.  Avdaz kelimesi halk arasında yöresel şive olarak Abdaz (Abdest) kelimesinin günümüzde dönüştürülmüş halidir. Abdestli olan, temiz olan veya Allah’a yakın anlamlarını içermektedir.Avdaz Dede’nin Abbasilerle bir bağlantısı olduğu söylenmekte olup, Abbasilerin coğrafya olarak bölgeye uzaklığı veya burada kurulu bir yerleşimleri bulunmamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Avdaz, Abbaz, Abdest, kelimelerinin günümüz haline dönüştürülmüş şeklidir[5]. Avdaz Dede’nin bölgenin fethinden sonra Türk iskanının başlamasıyla burada görevlendirildiği söylenmektedir[6].
Avdaz Dede Türbesi:Ballık Kasabası içersinden geçen Soğulcak-Örmekuyu köyü yolu üzerindedir. Ballık Kasabası çıkışında sol tarafta bulunan tepe üzerindedir.Türbeye toprak yoldan gidilmektedir. Türbe tepenin düzlük yerindedir. Tepe yamacının bir kısmı taş ve toprakla yığma yapılarak düzeltilmiştir. Son yıllarda Ballık Belediyesi tarafından mesirelik alan haline getirilmiştir. Türbe ve çevresi ışıklandırılmış olup suyu ve ziyaretçilerin kullanması için birde mescit yapılmıştır.
Türbe sade bir mezar iken iki defa yenilenmiştir. Mezarın yerinin bulunuşu ise bir rüyaya dayanmaktadır. Anlatılanlara göre [7]kasaba halkından Necip isimli bir vatandaş rüya görür.Necip’in rüyasına giren Avdaz Dede; “Mezarım kaybolmak üzere, benim mezarımı yeniden yap.” Diye söyler. Necip kendi imkanları ile beton malzeme kullanarak mezarı tamir eder ve etrafını korkulukla çevirir. Hatta mezarın yapılmasından sonra Avdaz Dede tekrar Necip’in rüyasına girerek; “Betondan dolayı sıkıştığını” söyler. Necip tekrar mezarın üstüne atılan betonu kırarak toprakla doldurur[8]. Böylece yaşlıların hürmet ve saygı gösterdikleri, yeni neslin ise adını ve yerini bile bilmedikleri Avdaz Dede’nin mezarı ortaya çıkmış olur. Mezar yakın döneme kadar üstü açık halde iken yerel yönetim tarafından 2010 yılında kubbe şeklinde üzeri kapatılmış, mermer bir sanduka içine alınarak çevre düzenlemesi yapılmıştır.
Türbenin kenarlarında adak ve mevlüt yemeklerinin pişirilmesi için kullanılmak üzere kazan ocakları da bulunmaktadır.
Avdaz Dede Menkıbeleri: Türbe ve yatırlara atfedilen menkıbeler birbirlerine çok benzemektedirler. Halk bu menkıbeleri nesilden nesile aktararak bir nevi bunlara kutsiyet kazandırmıştır. Avdaz Dede ile ilgili bilinen en önemli menkıbe ise şöyledir;
Olay Milli Mücadele yıllarında geçmektedir. Yunan ordusu Sandıklı’yı işgal etmiş ve Ballık Kasabasına doğru ilerlemektedir. Ballık kasabasına doğru yaklaştıklarında nereden geldikleri belli olmayan yüzlerce ardıç ağacı tıpkı canlı bir insan gibi düşmana karşı gelmiş ve düşmanı perişan ederek geldikleri yöne kaçırmıştır.Daha sonra esir edilen bir Yunan askerinin; “Ağaçlar bize saldırdı” şeklinde korkarak olayı anlattığı nakledilmektedir[9].
Avdaz ve Hebil Dede’ye atfedilen menkıbede en önemli unsur Ardıç ağacıdır. Bu da Türk halk İnançlarında önemli yer kaplayan ağaç kültüyle ilgilidir[10]. Zaten Avdaz ve Hebil Dede’nin ağaçları çok sevdileri ve her tarafı ağaçlandırdıkları anlatılmaktadır.
Ağaç Kültü: Bugün Anadolu’da da bazı orman ve ağaçların kutsal olduğu şeklindeki inanışların yaygın olduğu bilinmektedir. Günümüzde Sünni Müslümanlarda görülmekle birlikte, bu tür inanışların daha çok Alevi topluluklarda yaygın olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, özellikle Kızılbaş topluluklarının ulu ağaçları kutsal kabul ederek, hürmetle tazim ettikleri ve bu gibi ağaçlara ziyaretlerde bulundukları bilinmektedir. Günümüzde, Kızılbaş topluluklarının yanı sıra, Tahtacılar ve Yörüklerde de kutsal ağaçla ilgili inanışların yaygın bir şekilde var olduğu görülmektedir. Nitekim, Tahtacıların geçimlerini ağaç kesmekle sağlayan kimseler olduğu ve onların ağaçlara büyük saygılarının, bağlılıklarının olduğu bilinmektedir. Çünkü bu topluluklarda Muharrem ayında ağaç kesmek şiddetle yasak olduğu gibi, hafta içinde Salı günlerinde de ağaç kesilmez Yeniden işe başlayacakları zamanlarda da ağaçlar için dualar okunur. Yörüklerde de ağaçlara büyük saygı duyulur. Tahtacılar daha çok sarıçam, ladin, köknar ve ardıç ağaçlarını, Yörükler ise kara dut, çınar ve katran ağacını kutlu ağaçlardan saymaktadırlar. Tahtacılar ayrıca kutsallığına inandıkları ağaçların motiflerini ölülerinin mezar taşlarına da işlemektedirler. Bu anlamda, Türk topluluklarının hemen hepsinin dağlarda tek başına duran ulu ağaçları kutsal kabul ettikleri söylenebilir[11]. Aynı şekilde ilçemiz, Koçgazi dede,Akharım Kasabasında bulunan Dikmen Dede, Akdağ’da bulunan Erağıl Dede, türbelerinden de ağaç kesilmemektedir. 
Avdaz Dede Halk İnançları: Avdaz Dede türbesinde çapıt bağlama,mum yakma gibi adetler yoktur. Türbe genellikle çocuğu olmayan yada erkek çocuk isteyenler ve çocukları ölen aileler tarafından ziyaret edilmektedir. Avdaz Dede aracı kılınarak bu büyük Allah dostu hürmetine hacet dilenir, dua edilir. Türbeye erkek çocuk dileyen veya daha önce doğan çocukları ölen ve türbeye bağlandıktan sonra doğan erkek çocukları yaşayanların Abbas ismi koydukları gözlemlenmektedir[12]. Bu sebepledir ki Ballık kasabasında Abbas ismi oldukça fazladır. Avdaz Dede’ye atfedilen bu kutsallık sebebi iledir ki , türbenin bulunduğu yerden odun kesilmesi götürülmesi hoş karşılanmaz. Mutlaka başına olumsuz bir iş gelir inancı hakimdir.
ŞEYH BELBELOT ZİYARETİ..silvan


Mira Şehir Mezarlığının içinde, Karabehlül Bey Camisinin yanında mezarlığa açılan kapının karşısındadır.Mezarın hemen yanında türbeyle bütünleşen yaşlı bir dut ağacı vardır.Ziyaretgah olarak kullanılan türbenin yanında Seyda Mele Kamil'e ait mezar bulunmaktadır.



alıntı..NEJAT SATICI ya teşekkürler
KANİYA NAVİN ZİYARETİ.(7 Kızlar Ziyareti).SİLVAN




Halk arasında Kaniya Navin Ziyareti veya 7 kızlar ziyareti olarak bilinen mezarlar Bağlar Mahallesindedir.Halk arasında ziyaretgah olarak kullanılmaktadır. Mezarın üzerinde herhangi bir kitabe yoktur. Mezar çevresinde süslü taş parçaları vardır. Türbenin etrafı yüksek bir duvarla çevrilmiştir.

NEJAT SATICI ya teşekkürler
KIYAK BABA ..EDİRNE








Edirne’nin fethinde bulunan Horasan erlerindendir.Fetihten sonra Edirne’de dergahında yıllarca İslamiyeti anlatmaya çalışan Kıyak Baba’nın kabri ; Kıyık caddesi üzerideki Kıyak Baba camii önündedir. Asıl adı Şakir’dir.
Edirne’nin kuşatıldığı ve tıpkı Mekke’nin fethinde olduğu gibi, bütün askerlerin ateş yakarak, Edirne’yi ışık seli içinde bıraktığı gecenin sabahı , Şakir Baba , aşka gelip öyle bir sabah ezanı okur ki yer ve gökteki bütün mahlukat dinler. Padişah da bu ezanla kendinden geçenlerdedir.Şakir Baba’yı buldurur ve kendisine, ” baba , çok kıyak (güzel) bir ezan okudu ” der. Bundan sonra Şakir Baba , Kıyak Baba diye anılır.


Edirne – Kıyık caddesi üzerindeki Kıyak Baba camii önünde
TÜTÜNSÜZ BABA TÜRBESİ..EDİRNE






Asıl ismi Ahmed Rıdvani olup II. Beyazıd Han devrinde baş defterdar olarak görev yapmıştır. 1499 yılında vefat eden Tütünsüz Baba‘nın tekkesi günümüze ulaşamamıştır. Bu isimle anılmasının sebebi ;
Ordunun Avrupa içlerinde sefer gittiği günlerdir. Ordu çok acele hareket etmektedir., ordu mola verir, yemeğin hemen yenmesi gerekir. Ancak odun bulunamaz. Çaresiz kalmışlardır. Ordu içinde hal sahibib bir zat , kazanların altına mum koymalarını söyler i Mum koyarlar ve yemekler hemen pişer. Bundan sonra bu zata Tütsüsüz (dumansız) pişirdiği için Tütsüsüz Baba derdeler bugün yanlış olarak Tütünsüz Baba denmektedir. Bu zata savaşta kelle koltukta fütursuzca savaştığı için Fütursuz Baba da denmektedir.



Edirne – Tütünsüz baba sokakta.  Edirne Teknik ve Endüstri meslek lisesi’nin arkasında





      Edirne – Kule Kapı caddesi sonundaki Pehlivanlar kabristanında







I. Murad Han zamanı, Pehlivanlar tekkesi şeyhi ve baş pehlivanı . Sultan Murad, Edirne’yi alınca buraya Pehlivanlar tekkesi yaptırdı ve Şeyhliğine de Seyyid Cemaleddin Efendi‘yi getirdi. Burada uzun yıllar pehlivan ve talebe yetiştirdi ve vefat edince buraya defnedildi. Burada Adalı Halil ve Kara emir ile birlikte sırlanmıştır. Tarihi Kırkpınar güreşcileri açılış merasiminden önce bu kabristana gelip ziyaret ederlermiş.


   Abdullah Mihalgazi Türbesi ..bilecik





   Abdullah Mihalgazi, aslen Bizans İmparatorluğu’nun hudut kalelerinden Harmankaya tekfuru (Bizans İmparatorluğu zamanında vali düzeyinde olan yönetici) idi. Osman Gazi’ye bağlı Eskişehir Beyi ile yaptığı savaşta esir düştü. Osman Bey, Köse Mihal’in yiğitliğine ve kahramanlığına bakarak onu affetti. Köse Mihal çok geçmeden Osman Gazi’yle iyi dost ve silah arkadaşı oldu. Hıristiyan derebeylerinin, bir düğün vesilesiyle Osman Bey’e suikast hazırlığı yaptığını öğrenen Köse Mihal, Osman Bey’i zamanında uyararak önlem almasını ve kurtulmasını sağlamış, böylelikle Yarhisar’la Bilecik’in zaptına da vesile olmuştur.
         Mihal Bey, Türklerle arasındaki dostluk ve Osman Bey’e yakınlığı sebebiyle, 1313 yılında Müslüman oldu ve “Abdullah” adını aldı. Bundan sonra daima Osman Gazi ile birlikte hareket eden Mihal Bey, Sakarya Vadisi’nde Göynük ve Mudurnu ile diğer bazı kaleleri fethederek büyük kahramanlıklar gösterdi. Osmanlı Devleti’nin ilk yıllardaki ilerleme ve gelişiminde büyük katkıları olan Köse Mihal Bey ayrıca Orhan Gazi ile Bursa’nın fethinde de bulundu. Mihalgazi 1327 yılında, Yenişehir’de vefat ettikten sonra, Bilecik’in İnhisar ilçesine bağlı Harmanköy’deki türbesine defnedildi.
                Abdullah Mihalgazi’nin yurdu olan Harmanköy’de her yıl, eylül ayının ilk pazar günü, devlet büyüklerinin, akademisyenlerin, tarihçilerin ve pek çok misafirin katılımıyla Abdullah Mihalgazi’yi anma törenleri tertip edilerek, konuşmalar yapılır. Mihalgazi’nin Harmanköy’de bulunan türbesi ziyaret edilerek dualar okunur. Gelen konuklara ve yöre halkına, geleneksel şifalı pilav ikram edilir.
Aleaddin Yayıntaş kabri – izmir (Çiğli )



Alâaddin Yayıntaş (1921-1996), Makedonya'nın Üsküp şehrine bağlı Köprülü (Veles)'deki Derbend Dergâhı da denen bir tekkede dünyaya gelir. Yedi yaşında ilkokula başlar, ortaokul ve liseyi bitirir. Babası Şeyh Ahmed, mânevî eğitimine önem vermektedir. Gittiği yerlere genç Alâaddin'i de götürür. Dergâhın ileri gelenleri, onunŞeyh Efendi Manisa'nın Turgutlu ilçesine yerleşir ve dergâhını burada açar. Ziraati bilmekte ve sevmektedir. Maîşetini bu yolla temin eder. Modern ziraat usullerini uygular. Üzüm yetiştirmede verimi arttırır. Güzel meyve bahçeleri meydana getirir. Turgutlu çiftçileri kendisini örnek alarak, onun uygulamalarından istifâde ederler. Meyve üretiminde kalite ve miktar artışı sağlanır. Alâaddin Yayıntaş'ın kimseye yük olmadan maddî hayatını devam ettirdiği görülür. O, "alan el değil veren el" olmaya özen gösterir. Müntesipleri de iş güç ve meslek sâhibi kimselerdir.
Alâaddin Yayıntaş 1972'de İzmir Karşıyaka'ya yerleşir. Evinin birinci katındaki geniş salon bir nevi dergâh olarak kullanılır. Üç oğlu bir kızı olur. Bunlardan Hüseyin Avni 23 yaşında trafik kazasında vefat eder. 75 yıllık hareketli, verimli, feyizli bir ömürden sonra, Alâaddin Yayıntaş 1996'da Hakk'ın rahmetine kavuşur ve İzmir Çiğli Mezarlığına defnedilir.
Kabir taşının ön yüzünde şunlar yazılıdır:
"Evlâd-ı Fâtihandan ve Rumeli Alperenlerinden Derbent Halvetî dergâhı postnişîni Âdemü'l-fukarâ, bende-i Âl-i Abâ el-fakîr el aliyyü'l-Halvetî Ali Alâddin Yayıntaş (1921-1996), Türklük ve İslâmiyet için yaşadı. El-Fâtiha."



10 Aralık 2016 Cumartesi

Hz. Ebu Derda ... Makamı..  istanbul.üsküdar       


                        





Karacaahmet  Türbesinin hemen arkasında 
İrezler Türbesi ....Manisa – Demirci 



Manisa’da Demirci ilçe merkezine 2,5 km uzalıkta bulunan İrezler köyü camii yanında bulunan türbe’de üç adet kabir vardır. Kabirler Ali İmran Oğlu ; Seyyid Hüseyin Reis , Seyyid Hasan Reis , Seyyid Mugire Reis’e aittir. XV. yüzyılda yaşamışlardır.
Camiye kuzeybatıdan bitişik konumdaki türbe kare planlıdır. Üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Girişi cami ile aynı alana bakar. 1997’de cami ile birlikte büyük bir onarım görmüştür.

Hüseyin Hüsnü Baba...çanakkale..kilitbahir








Hüseyin Hüsnü Baba , 1859 yılında dünyaya gelmiş olup, İrşadi Babanın halifesidir. Babası Rifaiyye’den Katip Musa Efendidir. Annesi Hafize Hanım ve kendisinden on bir yaş büyük olan kardeşi Hafız Şeyh Nuri de Uşşakiye Halifelerindendir. İrşadi Baba’ya 1870 yılında intisab etmiş olup, 1878’de hilafet almıştır. Kilitbahir’deki dergahta otuz-kırk sene inziva hayatı yaşamış olan Hüseyin Hüsnü Efendi , sülük ehli bir zat olup, halife ve müridleri vardır. Söz konusu dergahı yeniden ihya ederek Mevlevihane tarzında inşa ettirmiştir. Tekkeye I. Dünya Savaşında iki düşman güllesi isabet ederek tahrip etmiştir. Sonraki tarihlerde Meydan Odasında Cuma ve Pazartesi geceleri tarikat ayini icra edilmiştir. Cemaziyevvel Aralık 1925’te Kilitbahir’de irtihal etmiştir ve dergahın haziresine defnolunmuştur.

Şeyh Sadık Ali – Sarı Saltuk


   Diyarbakır – Sur içinde.
 Urfa kapının tam karşısında. Sarı saltuk mesicidnin içinde. Melik Ahmet paşa caddesinin hemen başında.



Urfa Kapı’da bulunan Gülşeniler Tekkesinde metfundur. Türbede Sarı Saltukla birlikte Gülşen-i Alizade ve Hacı Salih Hafız Efendi de yatmaktadır. Rivayetlere göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür.
Sarı Saltukla ilgili çeşitli menakıblar ve rivayetler mevcuddur. Şüphesiz bu konudaki en önemli kaynak Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk- name adlı eserdir. Ebulhayr-ı Rumi adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır. Saltuk-name’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Şerif Hızır, babasının adı Seyyid Hasan dır.
16 . yy da inşa edilen türbe hem içten hem de dıştan sekizgen planlıdır. Türbenin dışı siyah ve beyaz renkte taş kullanılarak örülmüş ve kabartma yazılar kullanılarak hareketlendirilmiştir. İç mekanı da dış mekanı gibi taş süslemelerle vurgulanmıştır. Yazı sanatının en güzel örnekleri mak’ili ve sülüs hatlı yazıların yoğun olarak kullanıldığı görülmeye değer bir türbedir. Mak’ili yazılı panoların birinde ”saadet-bat” , diğerine ‘rabbil-ibad” yazıları bulunmaktadır.
Kaynak ; Diyarbakır Kutsal Yerler Atlası ; T.C. Diyarbakır Valiliği , editör Doç.Dr. İrfan Yıldız
Kaynak; Nebiler,I. Uluslar arası Sahabiler , Azizler ve Krallar Kenti Diyarbakır Sempozyumu 25-27 mayıs 2009 , diyabakır valiliği ve dicle üniversitesi , Diyarbakır camii hazirelerindeki Ulular ve Paşalar , Yrd.doç.Dr. Ahmet Akgüç

9 Aralık 2016 Cuma




 Aşıklı Sultan Türbesi... Kastamonu
 Merkez’de Kümbet sokaktaki türbesinde






Kastamonu’da tarihi bilgilerin menkıbevi bilgilerle yoğrularak karşımıza çıkardığı türbelerden biri de, halk arasında Yanık Evliya adı ile anılan Aşıklı Sultan’a aittir. Honsalar Mahallesi Kümbet Sokak’ta türbe içersindeki beş sandukada medfun bulunan zatların, Kastamonu’nun 1116’da Bizans’tan tekrar alınması esnasında şehit düşerek bulundukları yere defnedilen kişiler olduğu, kabul edilir. Daha sonra, yaklaşık hakimiyetleri 100 yıl sürecek olan Çobanoğulları döneminde, bu kahramanlara bir türbe yaptırılır. Aşıklı Sultan Türbesi eyvan tipi bir türbedir. İbadet mekanı ile büyük bir beşik tonoz ve alt katındaki mumyalıktan oluşan yapı, 4.00X6.51 m. boyutlarındadır. Cephe kemerinin etrafı silmelerle çerçevelenmiştir. Önyüzü düzgün kesme taş, diğer duvarları ise moloz taş örgülüdür. Doğusundaki mekanın mahiyeti uğradığı müdahaleler sebebiyle anlaşılamamıştır. Kitabesi olmadığı gibi hakkında yazılı bilgi de bulunmayan mumyalıktaki beş sandukadan biri Aşıklı Sultan’a, biri Mağripli Mehmet Ağaya aittir. Diğerlerinin kimlere ait olduğu bilinmemektedir. 1979 yılında tamir edilmiş olan yapının Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki dosyasına göre Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Ankara Bölge Kurulu 1984 tarih, 386 sayılı kararı ile kamulaştırılması kararlaştırmıştır. Bu tarihten sonra türbenin etrafını saran yapılar yıktırılarak çevresi düzenlenmiştir. 1992 den sonra bir kez daha onarım geçirmiştir.
Yılda on bin ziyaretçisi olduğu ileri sürülen Aşıklı Sultan hakkında anlatılan menkıbelerden bazıları şöyledir.
Bir rivayete göre Cumhuriyetin ilk yıllarında, bir rivayete göre ise Selçuklu döneminde türbe yangın geçirmiştir. Anlatılanlara göre, kalbi temiz olmayan birisi gelerek türbede dua edip dilekte bulunur. Bu dilek, kişinin kalbinin kötülüğü sebebiyle yerine gelmez. Bunun üzerine sinirlenen kişi eline mum alıp türbeye gelir ve, ‚Dileğim olsun diye benden beklediğin bir mumsa işte yakıyorum, eğer söylendiği kadar büyük bir evliya olsaydın dileğim olurdu‛, diyerek yanan mumu türbede bırakıp gider. Bu sebeple türbede yangın çıkar. Bu sırada, dönemin Kastamonu valisi rüyasında Aşıklı Sultan’ı görmüştür. Evliya, ‚Yetiş vali türbem yanıyor, kalk da yangını söndür‛, diyerek valiyi uyarır. Vali hemen uyanarak evinin penceresinden türbenin olduğu yöne doğru bakınca, dumanların yükseldiğini görür. Derhal yangının söndürülmesi talimatını verir. Böylece yangına erken müdahale edildiği için türbe tamamen kül olmaktan kurtulmuş olur. Bu yangın sebebiyle de evliyanın naaşında yanık izleri kalmıştır. Türbenin duvarlarında da yangının izleri hala bulunmaktadır. Beden bozulmadığı için, naaşın kumandanın öldüğü zaman mumyalandığı düşünülür ve, bu sebeple çeşitli bilim adamları gelerek naaşı inceler. Cesedin mumya olmayıp doğal olarak korunup bozulmadığına karar verirler. Bugün bile evliyanın cesedinin bozulmamış olması ile ilgili bu durum, müslüman şehitlerin cesedinin bozulmayacağı, şehit düştüğü haliyle kıyamete kadar bedenin korunacağı inancına bağlanmaktadır. Aynı şekilde Kuzyaka’da bulunan Şeyh Mehmet Efendi’nin de cesedinin bozulmadan korunduğuna inanılmaktadır.
Yakın dönem Kastamonu evliyalarından Mehmet Feyzi Efendi’nin bu husustaki izahı dikkate şayandır. ‚Şehitlere, ölümü tattıkları anda melekleri ve cennetteki mekanlarını gördükleri için, gören, müşahede eden anlamında “şehid” denir. Bu anda onlar velayet derecesine ulaşırlar. Bedenlerinin çürümemesine sebep olan nur ile nurlanırlar”, diye izahatla Aşıklı Sultanın görünen durumunu dinen açıklığa kavuşturur.
Aşıklı Sultan’ın bugün sadece ayakları ziyaretçilere gösterilmektedir. Ama sanduka ortada olduğu için türbenin bekçisi bazen kötü niyetli kişilerin sandukanın tamamını açıp evliyanın parmağındaki yüzüğü almaya kalktıklarını belirtmiştir. Türbedarın anlattığına göre, evliya yüzük çıkarılmaya çalışıldığında parmağını bükmekte, yüzüğün çıkmasına izin vermemektedir. Aşıklı Sultan türbesinde ziyaretçilerin gece geçirmesine, burada uyumalarına izin verilmemektedir. Bu sebeple türbe belli bir saatten sonra kapatılır. Buna rağmen vaktiyle felçli bir adam gelerek evliyayı rüyasında gördüğünü ve gelip türbesinde yatarsa iyileşeceğini söyler. Bu sebeple de türbede gece uyumak istediğini belirtir. Bunun yasak olduğu kendisine ne kadar söylense de çok ısrar edince kalmasına izin verilir , fakat sabah namazı okunurken gitmesi istenir. Felçli kişinin, evliyanın kendisini çağırdığını, onun ısrarla yatmasını istediğini söylemesi türbedarı da etkilemiş, bir yandan yasak olması bir yandan evliyayı kızdırma korkusu çelişkide bırakmış, ancak birkaç saatliğine izin vermiş ama o geceyi türbedar da evinde sıkıntıyla geçirmiştir. Sabah namazıyla beraber türbeye giden görevli, gece felç bıraktığı adamın biraz daha iyileşmiş olduğunu fark eder. Bu olaydan kısa bir süre sonra tekrar türbeyi ziyarete gelen felçli adamın tamamen sağlığına kavuştuğu görülür.
Türbenin civarındaki evlerde yaşayan kişiler kendilerini güvende hissettiklerini söylemektedirler. Evliyanın o mahallede hırsız, uğursuz barındırmayacağına, hırsızlığa gelen kişinin çaldığı eşyayı mahalleden çıkaramayacağına, mutlaka düşürüp gideceğine inanılır. Bununla ilgili olayların çok yaşandığı anlatılır. Sokak başlarında bez içinde sarılı altınların, içi para dolu cüzdanların bulunduğu, bu altın ve paranın aynı gün sahibine ulaştırıldığı söylenmektedir. Özellikle türbenin olduğu sokakta yaşayan kişiler sokakta bulunan evlerin bereketli olduğunu, kimsenin para sıkıntısı çekmediğini ifade ederler. Üstelik mahalleye kiracı olarak gelen kişiler kısa zamanda ev sahibi olmaktadırlar. Mahallede sarhoş, kavgacı, huzursuz, kötü ahlaklı kişiler barınamaz, bu karakterdeki kişilerin başlarının sıkıntıdan kurtulmayıp sonunda mahalleyi terk edip gittikleri kabul edilir.