KARIŞIK

10 Ocak 2016 Pazar

Demir Baba Tekkesi





Demir Baba TekkesiBulgaristan'ın Razgrad iliKemallar ilçesindende bulunmaktadır. Hasan Demir Baba Pehlivan, 500 yıl önce Deliorman'da yaşamış bir Bektaşî babasıdır birçok keramette bulunduğu anlatılır. Demir Baba'nın adına yaptırılan tekke 19. yüzyılın başlarında Rusçuk Paşası Pehlivan Baba tarafından tamir edilmiş, Macar bilim adamı Feliks Kanits'e göre, Demir Baba türbesi, 1490 yılında yapılmış. Tarihçi Babinger onun Ali Dede adında bir Horasanlı'nın oğlu olduğunu belirtiyor. Zamanla gelip Kemallar(İsperih) bölgesinde Kuvançiler köyüne yerleşmiş. Dağlık ve ormanlık yerde yer alan tekke, Türk–İslam kültürünün tüm motiflerine sahip. Sağ tarafında adak kurbanı kesmek için özel yer vardır. Ufak bir havuz mevcut. Senenin 12 ay'ı da, suyun derecesi aynıdır.
Pehlivan Demir Hasan Türbesi, bugün de, Bulgaristan'ın Razgrad ilinin Kemaller ilçesinin Mumcular köyünde, Bulgaristan Türkleri tarafından en çok ziyaret edilen yerlerden biridir.
Demir Baba Tekkesi'nin bulunduğu Deliorman, Osmanlı'nın Rumeli Eyaleti olan Bulgaristan'ın Kuzeydoğu kesiminde, Rusçuk ile Varna arasında bir bölgedir. Kuzeyi'nde Tuna nehri, batısında Razgrad, güneyinde Şumnu, Yeni pazar ve Pravadi kasabaları, doğusunda Dobruca havalisi bulunmaktadır.
Dobruca Havalisinin Toprağı verimlidir. Bölgede balta girmedik ormanlar vardır. Pehlivanlar, bu ormanların havası ve suyuyla yetişmektedir. Bölge ismini bu ormanlardan almıştır. Buraya Ağaç Denizi de denirdi. Resmi kayıtlardaysa Divane (Deli) Orman diye geçerdi.
Deliorman ahalisi, hemen hemen tamamen Türk'tü. Arada çok seyrek de olsa Bulgar köyleri vardı. Birçok köylerde, yalnızca birer hane Bulgar dükkâncı bulunurdu. Deliorman'daki Türkler, dükkâncılık yapmazdı. "Sen terazi tutma da kim tutarsa tutsun" derlerdi.” Bu kul hakkından çok korkmalarından ileri gelirdi.
Türkler, vaktiyle Anadolu'nun muhtelif yerlerinden hicret ettiri-lerek buralara yerleştirilmişlerdir. Bu bakımdan, birbirlerine komşu köylerin, hatta bir köyün mahallelerinin konuşmalarında telaffuz, şive ve ağız farklılıkları görülürdü. Ayrıca, Kuzey Karadeniz üzerinden gelen Peçenek ve Kuman Türklerinin soyundan gelen Türkler de vardı.
Deliorman'ın havası dillere destan olmuştur. Büyük pehlivanların hep buradan yetişmesi bir tesadüf değildir. Bunda, Deliorman'ın havasının ve vaktiyle kuvvetli ve seçilmiş adamların serhad bekçisi, akıncı olarak buraya yerleştirilmesinin etkisi büyüktür.
1895-98 yılları arasıda Avrupa ve Amerika'da sırtı yere gelmeyen KocaYusuf, Aliço, Kavasoğlu, Şamdancıbaşı, Hergeleci İbrahim, Kazıkçı Karabekir, Kara Ahmet, Katrancı Mehmet, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Tevfik Ali Pehlivan, Selim Pehlivan, Koç Mehmed Pehlivan, Madaralı Ahmed, Kızılcıklı Mahmud Pehlivan, hep Deliorman ve çevresindendi.
Demir Baba Tekkesi'nde (Spor Akademisi'nde), Evliya Çelebizamanında, 1600'lü yıllarda 150'den fazla pehlivan barınıyordu.
Tekke, Razgrad'a iki saatlik mesafede, Kemaller kazasının Mumcular köyünün batısındaydı.Deliorman'ın göbeğinde, tabiatın çok güzel bir köşesinde, yeşil orman içinde, su kenarına kurulmuştu. Civardaki orman, meşe, gürgen, ıhlamur, karaağaç, dişbudak, fındık, kızılcık başta olmak üzere her çeşit ağaçlarla kaplıydı. Tekkenin alt kısmında dere vardı. Derenin iki tarafında düz bir saha uzanıyordu. Etraf tamamen ormanlıktı. Derenin kuzey tarafında, misafirhane vardı. Mutfak da buradaydı. Getirilen adak kurbanları burada kesilip, başta güreş talebeleri olmak üzere fakirlere dağıtılırdı. Osmanlılar zamanında, Demir Baba Tekkesi'nin ve bu tekkenin kurucusu Pehlivan Demir Hasan Baba'nın türbesinin, ziyaretçisi hiç eksik olmazdı.
Demir Baba Pehlivanlar Tekkesi'ni (Spor Akademisi) kuran Pehlivan Demir Hasan'ın türbesi, derenin güneyinde, dağın eteğindeydi. Türbe, kubbeliydi, içinde Demir Pehlivan'ın sandukası vardı. Osmanlı'nın son zamanında, Babanın pirinçten mamul demir ayakkabıları, kılıcı, sancağı, büyük çakısı, türbenin içindeydi ve ziyaretçilerin çok büyük ilgisini çekmekteydi.
Bunlar, Demir Baba etrafındaki efsanelere nicelerinin ilave edilmesine sebep olmaktaydı. Türbenin önünde soğuk bir pınar vardı. Su taştan çıkıyordu. Rivayete göre, Demir Baba, elini taşa sokmuş, parmağının deldiği yerden su fışkırmış.
Yamacın hemen yukarısında bir hacet taşı vardır, içi deliktir, ondan geçerlerdi. Taşlarda, Baba'nın ve av köpeğinin ayak izleri vardı. Türbenin önünde, birkaç kişinin zor kaldıracağı ağırlıkta bir taş vardı ki, bunun Demir Baba'nın fındık kırma taşı olduğu, söylenmekteydi.
Bir kişinin, böyle bir taşla fındık kırabilmesi için olağanüstü güç ve maharet sahibi bulunması gerekmekteydi. Bu, yalnız maddi güçle başarılabilecek bir iş değildi. Mutlaka manevi güç de bulunmalıydı. Böyle bir kayayla fındık kırma esprisi Yusuf'un çok hoşuna gitti. Bu, güçte ustalıkla bütün dünyaya meydan okuyan bir kişinin yapabileceği bir işti. Fındık kırma taşını, tek başına kaldıranın Pehlivan Demir Hasan Baba'yı göreceği efsane de dile getirilmekteydi.
Pehlivan Demir Hasan Türbesi, bugün de, Bulgaristan'ın Razgrad ilinin Kemaller ilçesinin Mumcular köyünde, Bulgaristan Türkleri tarafından en çok ziyaret edilen yerlerden biridir. 1925 yılında, türbenin Bulgaristan'ın kurucusu kabul edilen Asparuh'un mezarı olduğu iddia edilmiş, Demir Baba'nın cesedinin bozulmadığı, kefenlerinin de İslam dinine göre olduğu görülmüş ve böylelikle burada yatanın Müslüman olduğu mahkeme kararıyla kabul edilmiş. Bulgarlar, sünnetli olup olmadığına bakmak istemiş. Kefeni açmak isteyen üç Bulgar o anda çarpılıp felç olmuşlar ve bunun üzerine böyle çirkin bir işten vazgeçmişler.
Meydan Larousse'deki "Güreş" maddesinde, Demir Hasan Pehlivan'ın aslanla güreşirken resmi vardır. Bugün de, burada, Mayıs ayında Türkler tarafından şehitler günü kutlanmaktadır, Bulgaristan'ın dört bir tarafından Türkler gelmektedir.
Demir Baba, bir alperendir. Gönül ile bileği kaynaştırmıştır. Er Sultan'ın talebesidir. Deliorman halkı tarafından çok sevilir. Babanın yüzlerce menkıbesi anlatılır. Romanya Voyvodasının kanının şişmesi, bundan kurtulmak için tekkeye tuz vakıf yapması gibi menkıbeleri çok meşhurdur.
Evliya Çelebi, Demir Baba'nın, Hacı Bektaşı Veli Hazretleri'nin bağlılarından olduğnu, burayı ziyaret ettiğinde 150 kadar talebe bulunduğu, hem güreş hem de nefislerini terbiye için ilim ve edep çalıştıklarını söylemektedir. Evliya Çelebi, Süleymaniye Camii ile Eski Saray duvarı arasında Serçeşme-i Küştigiran Demir Baba Meydanı namıyle meşhur meydan vardır. Serçeşme-i Küştigiran, başpehlivan demektir. Hâlâ ikindiden sonra bütün tekke pehlivanları o güzel yerde güleşirlee, güleşin Türkçesi güreştir. Bu Demir Pehlivan, Yavuz Sultan Selim zamanında, dört adet yezidi arslanı ile düğüşüp, dördünü dahi ikişer parça eylemiştir" diye yazmaktadır.
Demir Hasan Pehlivan'ın İstanbul'da ne kadar kaldığı belli değil. Ancak, daha sonra buraya gelip Tekkesini kurmuş, bu tekkeye nice vakıfla temin etmiş ve binlerce yiğit pehlivan yetiştirmiştir. Demir Hasan Pehlivan, niçin bura pehlivanlar tekkesi açma ihtiyacı hissetmiştir? Pehlivanlan Rumeli'ndeki ilk piri, Romanya, Deliorman ve Edirne Fatihi Sarı Saltuk'un izini takip edip, bu serhat boyuna yerleşmiş. Yerleşmiş ki, serhatboyunda yiğitler, bileği bükülmezler eksik olmasın.
Tekkeyi ve türbeyi Osmanlı'nın son zamanında, Baba-i âlem diye ün yapan Pehlivan İbram Paşa yenilemişti. İbram Paşa, Rusçuk'ta görevli bulunduğu sırada bu tamir işini yapmıştı. Yöre halkı, kendisine, Pehlivan Paşa, demekteydiler. Pelivan İbram Paşa, 1766 yılında Bozok'ta, (Yozgat) doğmuş. Pehlivan, kahraman bir erkişi olup kahramanlıkları ve yiğitlikleri sebebiyle evvela Kapıcıbaşı, sona Mir'i miran (beylerbeyi) uldu ve 1809'da vezirliğe kada yükseldi. Usmanlı-Urus Savaşı'nda büyük kahramanlıklar gösterdi. Rusçuk Valiliği sırasında, Demir Hasan Pehlivan Tekkesi'ni tamir ettirmiştir. Pehlivan Paşa Baba Destanı'nda Deliorman'da görev yaptığı anlatılmaktadır." İsmail Pehlivan, destandan bir kısım okumuştu.

TÜRKLERİN BALKANLARDAKİ MANEVÎ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE DERVİŞLER



TÜRKLERİN BALKANLARDAKİ MANEVÎ NÜFUZU OLAN
ŞEYH VE DERVİŞLERİN ÖNEMİ: DEMİR BABA ÖRNEĞİ


Fatma RODOPLU*


ÖZET
Balkanlar tarihin eski zamanlarından beri, Türkler için önemli bir yer olmuştur. Balkanlara yerleşme Hunlarla başlamış, Osmanlılarla devam etmiştir. Balkanlara yerleşmede Osmanlı Devleti sistemli bir iskân siyaseti izlemiştir. Osmanlıların Balkanları fethinden önce, bölgenin Türkleşmesinde önemli bir yere sahip olan dervişler bu coğrafyaya gelmiştir. Dervişlerin en bilinenleri Sarı Saltık, Otman Baba, Akyazılı Sultan ve Demir Baba’dır. Demir Baba tekkesi XVI. yüzyıla aittir ve kuzey Bulgaristan’ın Razgrad ili, İsperih ilçesi, Sveştari köyü yakınlarında yer alır. Bu makale Osmanlı döneminde kuzey Bulgaristan’da yaşamış olan derviş Demir Baba ve onun tekkesi hakkında bilgi verme amacındadır.
Anahtar Kelimeler: Rumeli, İskân, Demir Baba, Şeyh ve Dervişler.
THE IMPORTANCE OF SHEIKS AND DERVİSHES’ SPRITUAL IMPACT OF TURKS IN THE BALKANS: THE EXAMPLE OF DEMIR BABA
ABSTRACT
Since the old times, Balkans have an important place for Turks. Settlement of the Turks in the Balkans started by Huns, and then continued by the Ottoman Turks. The Ottoman Empire followed a systematical settlement policy in the Balkans. Before the Ottoman conquests, many dervishes had come to the region. The dervishes played an important role at Turkification of the region. The most popular of them are Sarı Saltık, Otman Baba, Akyazili Sultan and Demir Baba. The tekke of Demir Baba is dated to XVIth century and located in the village of Svestari, in Razgrad, in Northern Bulgaria. This article aims to give information about Demir Baba who lived in Northern Bulgaria in Ottoman period and his tekke.
Key Words: Rumelia, Resettlement, Demir Baba, Sheikhs and Dervishes.
* Arş. Gör., Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü Balkan Tarihi Anabilim Dalı, Edirne, E-mektup: fatmarodoplu@trakya.edu.tr.
FATMA RODOPLU
116 BAED 2/2, (2013), 115-135.
GİRİŞ
Balkanlar, yüzyıllarca farklı sosyo-ekonomik düzene sahip değişik etnik, kültürel, linguistik grupların bir arada yaşadığı bir coğrafya olmuştur. IV. yüzyıldan itibaren bölgeye Türk kavimlerinin göçü başlamıştır. Yoğun bir Türk nüfusunun yanı sıra Slav nüfusuna da maruz kalan Balkanlar etnik ve kültürel olarak farklı bir kimlik kazanmıştır. Burada doğan ve gelişen çeşitlilik, Roma İmparatorluğu ve takiben Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu yönetimlerinde idarî anlamda da bir yapılanmaya gitmiştir. Bölgeye hâkim olan Bizans İmparatorluğu yerel güçler arasındaki çekişmeleri önleyerek bir birlik sağlamış, farklı milletten insanları bir arada tutmayı başarmıştır. Ancak farklı ırk ve milletlere mensup insanlara gerçek bir huzur ortamı sağlayamamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar’da Bizans İmparatorluğu’nun jeopolitik halefi olarak iki-üç asır boyunca, sadece savaşlarla değil, sosyo-ekonomik düzenlemelerle de bölgeye hâkim olarak kitleleri yanına çekmiştir. Türkler, 1354 yılında Gelibolu üzerinden Balkan yarımadasına geçerek 1361 senesinde Edirne’yi fethettikten sonra, başta üç küçük Bulgar krallığı olmak üzere feodal devletleri yıkıp Balkan coğrafyasını süratle ele geçirmeyi başarmışlardır. Bölge, Osmanlı Türklerinin Balkanlar’a 1350’lerde ayak basmalarından 1913’teki çekilmelerine kadar geçen beş buçuk asır boyunca Türklerin hâkimiyetinde kalmıştır.
Osmanlıların Balkanları fethi ve bu fetihteki etmenler üzerinde şüphesiz ki birçok çalışma yapılmıştır. Burada fetihte etkili olan bütün unsurların tek tek incelenmesi yerine şeyh ve dervişlerin fethe katkısı, oynadıkları rol üzerinde durularak Balkan coğrafyasının İslamlaşmasında önemli rol oynayan Horasan Erenleri olarak adlandırılan şeyh ve dervişlerden, kısmen Otman Baba ve Akyazılı Sultan, ayrıntılı olarak da Demir Baba üzerinde durulmuştur.
Çalışmada metot olarak, seleflerinin aksine, Balkanlarda doğan ve Balkan coğrafyasında İslâm’ın yayılmasında etkisi olduğunu düşündüğümüz Demir Baba ve onun adını taşıyan tekke, Türk ve Bulgar kaynaklarında yer alan betimleme ve hikâyeler yoluyla açıklanmaya çalışılacaktır. Ayrıca günümüzde Demir Baba tekkesinin bulunduğu coğrafya, tekkenin sahip olduğu özellikler, İslâm öncesi Türk kültürüne ait benzerlikler vurgulanacak, günümüzde de çeşitli din ve mezhepten insanın gelip ziyaret ettiği ve kutsal sayılan türbeyle ilgili bilgiler ortaya konulacaktır.


TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 117
1. RUMELİ’DE TÜRK İSKÂNI


İslâm dünyası, Osmanlılardan önce Roma İmparatorluğu topraklarını Bilâd-ı Rum veya Memleketü’l Rum olarak tanımaktaydı. Selçuklularla birlikte Türk hâkimiyetine geçen Anadolu’da Rum ismi, vaktiyle Bizans idaresinde bulunmuş olan Anadolu’yu gösteren coğrafî bir terimi ifade etmeye başlamıştır.1 Bizans İmparatorluğu gerçekte Roma İmparatorluğu’nun devamı oldu için Bizanslılar kendilerine “Romaioi” yani Romalı demişlerdir.2 Batılı seyyahlar XIII. yüzyılda, Türklerin idaresindeki Anadolu coğrafyasını “Turquemenia” ve Bizans İmparatorluğu’na ait yerleri de “Romania” olarak adlandırmaktaydılar. Bu tabir zamanla, daha ziyade Rum Ortodoks mezhebinin hâkim olduğu Balkan yarımadasını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı Türkleri ise Rum ili adını Anadolu’ya karşı denizin ötesinde, Bizanslılardan fethettikleri toprakların tanımında kullanır oldu.3 Rumeli kavramı Balkan milletleri arasında çeşitli şekillerde kullanılmıştır. (Osmanlı Türkçesi: ايلى روم Rumili/Rumeli, Bulgarca: Румелия, Yunanca: Ρούμελη, Roúmeli) Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanların güneyine Rumeli denmiştir.
Balkanlardaki Türk varlığının başlangıcı, genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanmaktadır. İlk olarak Hun Türkleriyle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya’dan başlayıp Karadeniz’in kuzeyi istikametinden göç eden çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Hunlar, IV. yüzyılda Asya bozkırlarından Batı yönünde harekete geçerek ilk olarak Alanlara saldırmışlar, onları mağlup ederek İtil nehrini geçmişler ve Batı yönündeki ilerlemelerini sürdürmüşlerdir.4 Hunlar, dönemlerine göre çok gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve üstün savaş taktikleriyle önlerine çıkan kavimleri sürerek ya da egemenlik altına alarak Avrupa’nın neredeyse tamamına hâkim olmuşlardır. Hunların baskısıyla oluşan bu büyük hareketlilik Avrupa’nın sosyal, kültürel, demografik yapısını alt üst etmiş ve bugünkü yapının temellerini oluşturmuştur. Avrupa Hunları’ndan sonra Balkan coğrafyasında önemli rol oynamış bir diğer Türk topluluğu da Avarlardır. Avarlar, VI-IX. yüzyılda Doğu ve Orta Avrupa’da etkili
1 İnalcık, Halil, “Rumeli”, T.D.V.İ.A, C. 35, İstanbul, 2008, s. 232.
2 Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, (çev.) Orhan Duru, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011, s. XIII.
3 İnalcık, agm., s. 232.
4 Ahmetbeyoğlu, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, TTK, Ankara, 2001, s. 25.
FATMA RODOPLU
118 BAED 2/2, (2013), 115-135.
olmuşlardır.5 Orta Asya’dan Balkanlara yapılan Türk göçlerinin sonuncusunu ve en büyüğünü gerçekleştirenler ise Peçeneklerdir.6
Avrupa Hunları, Avarlar, Sabarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar Balkan coğrafyasındaki varlıklarını XIV. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Bu topluluklar bölgenin kültürel gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona uğramışlardır. Örneğin İtil (Volga) boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar Türklerinin bir bölümü Han Asparuh komutasında, Tuna deltasının güneyine geçerek güçlü bir devlet kurmuşlardır. Ancak X. yüzyıldan itibaren, Tuna Bulgarları Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak anılmışlardır.7
XIV. yüzyılda Balkanlar’da yoğun bir Türk iskânı kendini göstermeye başlamıştır. 1361 yılında fethedilen Edirne 1365 yılında devletin başşehri durumuna yükselmiştir. Bundan sonra Osmanlılar, Rumeli’yi gerçek yurtları saymaya başlamışlardır. Balkanlar’ın büyük bir kısmı hızla fethedilmiştir. Balkanlardaki Osmanlı fetihlerinin niye bu kadar kolay gerçekleştiğini açıklamak güç değildir. Osmanlı fetihleri, bir yığın bağımsız kral, despot ve küçük beyin kendi yerel çekişmelerinin çözümü için bir dış güçten yardım almaktan çekinmediği, politik bir parçalanma dönemine denk düşmekteydi. Balkanlar’da hüküm süren bu zayıf ve karmaşık yapının içinde yalnız Osmanlılar tutarlı ve kararlı bir politika izlemekteydiler.8
İskân, genel olarak bir coğrafyadaki insanların başka bir coğrafyaya nakledilmesi ve oraya yerleştirilmesi olarak tanımlanabilir. Osmanlı Devleti fethettiği topraklarda bir istilâ faaliyetine girişmemiş, aksine bu topraklarda kalıcı olmak adına çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Tarihî süreçte, devletlerin iskân politikalarını belirleyen en önemli unsurlar arasında nüfusun artırılması, etnik dengenin sağlanması, sınır güvenliği ve stratejik noktalar en ön sıralarda gelmektedir.9
Değişik sebeplerle gerçekleşen yer değiştirme hareketleri neticesinde bir iskân meselesi söz konusu olmuştur. İnsanların bireysel tercihi olarak gerçekleştirdiği ya da uygulanan bir devlet politikasının
5 Karatay, Osman, “Avar Hâkimiyeti ve Balkanların Slavlaşması”, Balkanlar El Kitabı, C. 1, Akçağ Yayınları, Ankara, 2013, s. 91.
6 Uydu Yücel, Mualla, “Balkanlarda Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar”, Balkanlar El Kitabı, C. 1, Akçağ Yayınları, Ankara, 2013, s. 187.
7 Kayapınar, Ayşe, “Tuna Bulgar Devleti” , Türkler, C. II, Ankara, 2002, s. 631.
8 İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, YKY, İstanbul, 2009, s. 17.
9 Halaçoğlu, Yusuf, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin İskânı, TTK, Ankara, 1997, s. 1.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 119
neticesi olarak yaşanan göçlerin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlara çeşitli etkileri olmuştur.10 Bu etkiler bölge halkı üzerinde, Osmanlı Devleti’nin Balkanlara geçtiği andan itibaren başlayarak, daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir.
Doğu Bulgaristan, Meriç vadisi ve ardından Dobruca hızla Türkleşen bölgelerin başında gelmektedir. Tahrir defterlerine göre yapılan incelemeler, bu bölgelerde XVI. yüzyılda nüfus çoğunluğunun Türklerde olduğunu kesin biçimde meydana çıkarmıştır. Bu yerleşmenin başlıca özelliklerinden biri devletin uyguladığı iskân usulüdür.11 İskân işi Osmanlı Devleti’nin kuruluş devirlerinde sık sık uyguladığı sürgün usulü ile yapılmıştır.12 Osmanlı Devleti, Rumeli’de ilk fütuhata başladığı andan itibaren, ele geçirdiği şehir ve köylerde sistemli bir iskân politikası takip etmiştir. Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece kırsal yörede yaşayan Hıristiyan halk Balkanlar’ın daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine doğru çekilmiştir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek, başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade Bulgaristan’a doğru olmuştur. Doğu Balkanlar’da, Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek mümkündür. Asılları Anadolu’ya dayanan Türk köylerinde yer adları, baba-oğul adları Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler Hıristiyan-Bulgar köylerine göre daha küçük ve fakir köylerdir.13
Osmanlı Devleti’nde yapılan sürgünler devlet gelirlerini artırmanın yanı sıra, yeni fethedilen yerlerin şenlendirilmesi, yerleştirilen insan gücünden ordunun asker ve erzak sevkiyatı sırasında yararlanılması gibi amaçlarla da gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, yabancı bir memlekette yerli halk arasına yerleştirilecek Türk ve Müslüman muhacirler ile siyasî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de devletin sürgün usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir.14
10 Çiçek, Kemal, “Osmanlı Devleti’nde Nüfus Hareketleri ve Yerleşme”, Yeni Türkiye Dergisi, S. 8 (Mart-Nisan 1996), s. 102.
11 İnalcık, agm., s. 233.
12 Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskânı, Eren Yayınları, İstanbul, 1987, s. 104.
13 İnbaşı, Mehmet, “Balkanlarda Osmanlı Hâkimiyeti ve İskân Siyaseti”, Türkler, C. 9, Ankara, 2002, s. 158.
14 İnbaşı, agm., s. 158.
FATMA RODOPLU
120 BAED 2/2, (2013), 115-135.
2. DERVİŞ VE ŞEYHLERİN FETİHTEKİ ÖNEMİ
Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Balkanlara yerleşmesinde de maneviyata çok önemli katkıları olan dervişlerin aktif bir rolü olmuştur. Doğu’da Timur baskısı neticesinde Anadolu’ya gerçekleşen Türkmen göçleriyle beraber bölgeye çok sayıda derviş gelmiştir. Dervişler, fetih ve iskân, sosyal hayat ve kültür hayatı üzerinde önemli etkiler yapmışlardır.15 Aşıkpaşazade, Anadolu erenleri olarak da adlandırılan bu sufî derviş topluluklarını Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum olarak dört gruba ayırmıştır.16 Gaziyan-ı Rum tabiri, daha çok uçlarda, Bizans’la mücadele halinde olan, dinî-askerî teşkilatı ifade etmektedir. Bu gazilerin temeli Tuğrul Bey ve Sultan Alparslan’a kadar gitmektedir. Fütüvvet, İslâm dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkûresinin bir adı olarak ifade edilmektedir.17 Fütüvvet düşüncesinin etkisi altında gelişen Ahilik, Anadolu’da yaşayan Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlâkî yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir oluşumdur. Türkmen kadınların kurduğu ve Baciyan-ı Rum olarak adlandırılan teşkilat da Ahilik teşkilatının kadın kolları mahiyetindedir.18
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu esnasında Anadolu’ya toplu halde göçler yapıldığı bilinmektedir.19 İslâmiyet’in benimsenmesiyle savaşçı ruhlarını koruyan Türkler, ince ruh yapılarını yansıtacakları söz ustalıklarını da kaybetmediler. Dilden dile aktarılan şiirlerle geleneklerini sürdürdüler. Daha sonra Anadolu coğrafyasına gelecek olan Oğuz-Türkmen boyları, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da eski Türk geleneklerini korudular. Bu gelenek Türk tasavvufunun temelini oluşturmuştur.20
İslâmiyet ile birlikte Horasan, tasavvuf cereyanının merkezi durumuna gelmiştir. “Pir-i Türkistan” lakabıyla anılan Hoca Ahmet Yesevî,
15 Erginli, Zafer, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Türk Dervişlerinin İzleri” , Türkler, C. 9, Ankara, 2002, s. 107.
16 Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Yay. Atsız, MEB Yayınları, İstanbul, 1970, s. 222.
17 Erginli, agm., s. 107.
18 Bayram, Mikail, “Baciyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) ve Fatma Bacı”, Osmanlı, C. VI, Ankara, 1999, s. 365.
19 Erginli, agm., s. 108.
20 Erdoğan, Kutluay, Alevilik Bektaşilik, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 13.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 121
İslâm-Türk düşüncesinin merkezi olmuş ve kendi felsefesini geliştirip yayacak olan yeni halifeler ve müritler yetiştirmiştir. Göçebe Türkler arasında düşüncelerini yaymaya başlayan dervişlere Horasan’da “Bab” denmiştir. Eski Türklerdeki şaman, baksı ve kam’ların yerlerini İslâmiyet’in kabulüyle Dede, Baba, Şeyh ve Ata gibi dervişler almıştır.21 Dede ve baba ile kam arasında seçiliş şekillerinden kılık kıyafetlerine, gördükleri hizmetlerden dualarına kadar birçok yönden şaşırtıcı benzerlikler vardır.22
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında, Anadolu’daki uç beyliklerinde, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının Kırım ve Mısır gibi medreselerden çıkıp gelmiş hocalar, Selçuklu ve İlhanlı bürokrasisine mensup, çeşitli tarikatlara mensup dervişler mevcuttur.23 Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda hızlı yayılmasının önemli sebepleri arasında, Türkistan’da doğan, Anadolu’da olgunlaşan ve gelişen tasavvufi düşüncenin temsilcileri olan tarikat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleri gösterilebilir.24
Fetih hareketinin başarıyla sonuçlanması için donanımlı ve imanlı bir Osmanlı ordusu yeterli değildir.25 Anadolu coğrafyasında faaliyette olan dervişlerin bir kısmı fütuhatta aktif rol oynayarak Balkan coğrafyasına geçmiştir. Geçimlerini temin etmek için Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarında bir grup dervişle birlikte gönüllü olarak seferlere katılmışlardır. Dervişlerin fetihteki en önemli katkıları ise, Türkleştirme ve İslamlaştırma alanında olmuştur.26 Şeyh ve dervişlere kendi katıldıkları ya da beylerinin fetihlerine karşılık olarak kurdukları zaviyelerin toprakları vakfedilmekteydi. Ayrıca kendi maiyetindeki dervişler dışında, Osmanlı bürokrasisinden de müritlerinin olması şeylerin faaliyetlerini meşrulaştırmakta ve işini kolaylaştırmaktaydı. Zaviye şeyhleri adeta Osmanlı ordusundan önce bölgenin fethini gerçekleştirmekteydi.27
21 Erdoğan, agm., s. 13.
22 Eröz, Mehmet, Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevi Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 13.
23 Barkan, Ömer Lütfi, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”, Türkler, C. 9, Ankara, 2002, s. 135.
24 Barkan, agm., s. 136.
25 Barkan, agm.,s. 136.
26 İnbaşı, agm., s. 159.
27 İnbaşı, agm, s. 159.
FATMA RODOPLU
122 BAED 2/2, (2013), 115-135.
Fethedilen yerlerin şenlendirilmesinde rol oynayan bu dervişler, Rum abdalları zümresidir. Bunların içerisinde Kadirîler, Rıfaîler ve Mevlevîler yoktur. Çünkü bunlar eski dönemlerden beri şehirlerde yaşayan, zaviyelerini kurmuş ve belli vakıf gelirlerine sahip kimselerdir. Rum Abdalları ise, daha gezgin bir grup olduğu için, Bizans sınırlarına ve Osmanlı Beyliği’ne geçmişlerdir. Bunlar güçlü bir sufî akımı olan Kalenderiliğe mensupturlar. Rum Abdalları zümresinin, hâkim sufî çevresini Vefaîler oluşturmaktadır.28
Anadolu’da Yesevîliğin yerini alan, başında Hacı Bektaş-ı Veli’nin bulunduğu Haydarîliğin Hacı Bektaş kültü etrafında gelişen bir kolu olarak Bektaşîlik doğmuş ve XVI. yüzyılın başında, bağımsız bir hale gelmiş, Rumeli’nin fethedilmesiyle de Balkanlara geçmiştir.29 Bektaşîliğin içerisindeki bazı Şamanist unsurlar da Yesevilik aracılığıyla Anadolu ve Balkanlara taşınmıştır.30
Şeyh ve dervişler, Balkanlar’da kurmuş oldukları zaviye ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-ı Müslim halkını etkilemekte ve Osmanlı ordusunun bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda halkı psikolojik olarak fethe hazır hale getirmekteydi. Zaviye şeyhleri dindeki müsamahalı tutumlarıyla Hıristiyanların ihtida etmelerini kolaylaştırdıkları gibi, fetih hareketlerine de katılmaktaydı.31
Şeyhler, dervişleriyle beraber dağ başlarını mesken edinip asayişin ve yolculuğun temini için şenlendirilmesi lazım gelen bir derbend yerinde dahi zaviye, tesis ve köy vücuda getirebilmekteydi. Derbendler ise daha ziyade iskân noktalarının az olduğu, bir köy yakınında veya uzağında olan, ıssız yerlere tesis edilmekteydi.32
Dağ başlarını, boş ve çorak toprakları işlemek için yerleşen, evlatları çoğalınca köyler tesis eden ve yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat merkezi haline getiren muhacirlerin mevcudiyeti, orada
28 Ocak, Ahmet Yaşar, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Dervişlerin Rolü”, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Efsaneler ve Gerçekler: Tartışma-Panel Bildirileri (Ankara, 19 Mart 1999), Ankara, 2000, s. 74-75.
29 Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Sufiliği’ne Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1996, s. 43.
30 Kayaoğlu, İsmet, “Anadolu’da Onüçüncü Yüzyıl Derviş Tarikatları ve Sosyal Zümreler”, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri (4-7 Eylül 1989), Ankara, 1997, s. 19.
31 İnbaşı, agm., s. 159.
32 Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğu’nda Derbend Teşkilâtı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul, 1967, s. 9.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 123
tutunabilmeleri, dervişlerin kuvvetini göstermektedir. Dervişlerin fevkalâde imtiyazlarla karşılaştıklarını düşünmek de doğru değildir. Bir asker gibi harp eden ve yine bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu bu devirde öşür33 vergisini de vermekte, bizzat ziraatla meşgul olmakta, bağ bahçe yetiştirmekte, zaviye ve değirmen inşa etmekteydi. Zamanlarını ayin ve ibadetle geçirdiklerine dair ortada henüz bir delil mevcut değildi. 34
Rum Abdalları zümresinde teşekkül eden menakıbnamelerin Bektaşî menakıbnameleri olarak bilinmesi, dervişlerin Sünnî gelenekten olmadıkları düşüncesini akla getirmektedir. XV. yüzyılın ikinci yarısında yazıya geçirilmiş olan menakıbnamelerin hiçbirinde Bektaşî terimine rastlanmaz. Hacı Bektaş da Rum Abdalları zümresinden gelmektedir. Bektaşîler, Rum Abdallarının bütün geleneklerini taşıdıkları ve menakıbnameleri kullandıkları için bunlar Bektaşî menakıbnameleri olarak bilinmektedir.35
3. DEMİR BABA
Osmanlı fetihleriyle Rumeli’de meskûn olan ve efsaneleşen isimlerden biri, kaynaklarda Timur Baba, Hasan Demir Baba hatta Pehlivan Baba olarak geçen Demir Baba, Otman Baba geleneğine36 sahip bir
33 Öşür, kelime olarak onda bir (1/10) anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime olup, ıstılah olarak Osmanlı devletinde umumiyetle halkın ürettiği mahsullerden, bilhassa hububattan alınan vergiye verilen isimdir. Öşür, orta çağdan beri Müslüman ve Hıristiyan âlemlerinin tanıdığı bir vergidir. İslamiyet’in ilk zamanlarından itibaren bütün İslam devletlerinde alındığı için şer’î bir vergi olarak mütalaa edilmiştir. Osmanlı hukukçuları öşür’ü harâc-ı mukaseme saymışlardır. Reâyâ, ektiği toprağın sahibi olmayıp bir nevi kiracısı durumundadır. Toprağın gerçek sahibi devlettir. Bu durumda öşür de reayanın ziraat ettiği arazinin icar bedeli durumundadır. Yani devletin aldığı öşür, toprakların mülkiyetine sahip olmaktan doğan bölüşme hakkıdır. Bu konuda Bkz. Mehmet Ali Ünal, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, Isparta, 2010.
34 Barkan, agm., s. 143.
35 Ocak, agm., s. 75.
36 Otman Baba Vilâyetnâmesi’nde belirtildiğine göre Otman Baba H.833 (M.1402) yılında Timur’la beraber Anadolu’ya gelmiş “Oğuz dilinde söylenen” esas ismi Hüsam Şah olan bir evliyadır. Otman Baba’nın faaliyetlerinin ana üssü konumundaki Yanbolu, Babadağ, Tırnova gibi Balkan şehirleri konargöçer Türkmen Yörük aşiretlerinin iskân alanıdır. Bu bölgedeki öncü gazi ve akıncılar, bu ıssız bölgelerin iskâna açılması, sınırların düşman saldırılarından korunması ve imar edilmesi gibi hizmetler görmektedirler. Otman Baba Vilâyetnâmesi’nde Bektâşîlik ve heterodoks zümreler açısından bakıldığında Hacı Bektaş-ı Veli’ye bir bağlılık zikredilmekle birlikte Şiî-Safevi tesir, Oniki imam gibi Bektaşi kozmogonisinin ana motifleri yoktur. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Alevi Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, İstanbul, 2007; Kemal Üçüncü, Sözlü Kültür / Tarih Bağlamında Edebî Bir Metin Olarak Otman Baba Vilâyetnamesi, Bilig, S. 28, 2004.
FATMA RODOPLU
124 BAED 2/2, (2013), 115-135.
Kalenderî şeyhidir. Otman Baba’nın yol evladı ve onun halifesi olan Akyazılı Sultan’ın37 halifesidir. Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte XVI. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir.38 Kendi adını taşıyan vilâyetnamede Demir Baba’nın soy zinciri, İmam Zeyn-el-Âbidin oğlu Ali Asgar vasıtasıyla Hazret-i Ali’ye ve oradan Hazret-i Muhammed’e ve ecdadına bağlanarak Âdem Peygambere dayandırılmaktadır.39 Kendi adını taşıyan vilâyetnamede uzun boylu ve çok kuvvetli olduğuna, ayrıca sünnetçilik yaptığına dair kayıtlar mevcuttur.40 Demir Baba’nın soyuyla ilgili çeşitli efsaneler vardır. Bunlardan biri Deliorman bölgesinde zalimleri kovalayacak, boyunduruk altında olanları kurtaracak, haksızlığa uğrayanların da hakkını alacak Demir Baba adlı bir kurtarıcının beklenmesi neticesinde Akyazılı Sultan adlı Kızılbaş41 bir dervişin böyle efsanevî bir kahraman yaratması olayıdır. Bir diğeri ise Demir Baba’nın Akyazılı Sultan’ın manevî oğlu olduğu ve dünyaya gelişinde de pay sahibi olduğu iddiasıdır. Demir Baba Vilâyetnamesi’ne göre; Akyazılı Sultan’ın Hacı Ali Dede adında bir abdalı vardır. Akyazılı Sultan kendisinden sonraki kutup makamına bırakacağı Demir Baba’nın doğması için Hacı Ali Dede’den evlenmesini talep etmiş ve onu Gökçesu Dergâhı’na Turan Halife’yi görmesi için göndermiştir. Turan Halife’nin kızı olan Zahide Bacı’yla Hacı Ali Dede nişanlanıp evlenmiş ve Demir Baba 37 Akyazılı Sultan, Ahmet Yesevî halifelerinden olup Hacı Bektaş ile Anadolu’ya gelmiş, daha sonra da Rumeli’ye geçerek buraya yerleşmiştir. Oldukça mamur olan Bulgaristan’da Varna ile Balçık arasında bulunan Akyazılı tekkesi, Rumeli’deki diğer birçok tekkenin olduğu gibi, dervişler tarafından imar edilmiştir. Etrafta bağ bahçe açılmış, tarlalar işlenmeye başlanmış, gelen geçen doyurulmuştur. Evliya Çelebi, Akyazılı Sultan yatırı hakkında bilgi verirken şöyle der: “Belh ve Horasan’da büyük atalarımızdan Türkî Türkmen “Hace” Ahmed Yesevi haleflerindendir. Bu Akyazılı, Bursa’ya Hacı Bektaş Veli ile gelüb fetihten sonra izinle Rum diyarında Post sahibi oldu”. Asıl adı İbrahim olan Akyazılı Sultan gazilerle birlikte fetih faaliyetlerine katılmıştır. XVI. yüzyılda Bulgaristan’ın muhtelif bölgelerinde dervişleri irşat ettiği, bazı söylentilerde ‘dem’ tabir edilen içkiyi “cem”e sokanın kendisi olduğu nakledilmektedir.
38 Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, s. 49.
39 Noyan, Bedri, Demir Baba Vilâyetnamesi, Can Yayınları, İstanbul, 1976, s. 52.
40 Noyan, age., s. 30.
41 Kızılbaşlık, Türkmenlerin bazı aşırı Bâtıni-Şiî inançlarını kendi eski inanç ve gelenekleriyle birleştirmelerinden ortaya çıkan bir dinî anlayıştır. Bu yolun mensubu olan İran’daki Safevî şahlarına tâbi bir zümre, başlarına 12 dilimli “kızıl tac” giydikleri için Sünnîler tarafından Kızılbaş adıyla anılmıştır. Safevî şahını dinî reis kabul eden Anadolu Alevilerine de Kızılbaş denmiştir. Kızılbaşlık, fikir sistemi teşekkül etmiş bir mezhepten ziyade görenek ve geleneğe dayanan bir inançtır.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 125
dünyaya gelmiştir. Bu müjdeli haber Akyazılı Sultan’a iletilmiş kutupluk makamının halefinin doğmasına Akyazılı Sultan da çok sevinmiştir.42 Demir Baba, Otman Baba’nın yol evladı ve onun halifesi Akyazılı Sultan’ın halifesidir.43 Demir Baba da Otman Baba ve Akyazılı Sultan gibi kutbu’l-aktab44’dır. Şeyhleri gibi o da bir seyyiddir ve seyyidliği Dimetoka’daki Kızıldeli Sultan zaviyesinde tasdik olunmuştur.45 Kanunî Sultan Süleyman devrinde dervişlerle birlikte fetih hareketlerinde yer alarak, Rumeli serhadlerinde gazalara katılmış ve bilhassa Budin’in fethinde (1539) önemli yararlılıklar göstermiştir. 1555 yılından sonra Avusturya ve Macaristan’a karşı savaşlara katılmıştır.46 Şumnu, Silistre ve Rusçuk gibi Kuzey Bulgaristan şehirlerini dolaşarak gösterdiği bazı kerametlerle bir kısım yerli gayri Müslim unsurların Müslümanlaşmasında etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Birincil kaynak durumunda bulunan vilâyetnameden yola çıkarak Demir Baba ile ilgili efsanevî bilgilere ulaşılmaktadır. Demir Baba etrafındakilerin akıl hocasıdır; hayvanlara insan gibi konuşma yeteneği vermek, dağdaki vahşi hayvanları korumak, bir taşı delerek ayazma meydana getirmek gibi insanüstü vasıflara sahiptir. Demir Baba’yı, bölgesel, etnik ve kültürel geleneğin temeli olarak gösteren Boris İliyev, Orta Çağ’da Demir Baba tekkesinin olduğu yerde, Sveti Georgi adını taşıyan bir manastırın bulunduğunu iddia etmektedir. Yine bunun gibi Balçık bölgesindeki Obroçişte köyündeki Akyazılı Baba tekkesinde Aziz Atanas’a, Kıdemli Baba’da Aziz İliya’ya, Haskovo bölgesindeki Tekke köydeki Otman Baba tekkesinde Aziz Nikola ve Mumcular’daki Demir Baba tekkesine gelenler Aziz Georgi ve Aziz İliya’ya hürmet etmektedirler.47 Her yıl 1 Ağustos’ta Aziz İliya (İlin Den) Günü Demir Baba tekkesinde, törensel bir havada kutlanmaktadır. Bir arada yaşayan Hıristiyan ve Müslüman toplumların birbiriyle kaynaştığı ve birbirlerinin evliya ve büyüklerine eskiden beri saygı gösterdikleri,
42 Noyan, age., s. 57.
43 Noyan, age., s. 76.
44 Kutb-ül-aktab (Kutupların kutbu): Allah’ın kendisine tasarruf kudreti vermiş olduğu veli.
45 Ocak, Alevi Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, age., s. 49.
46 Gramatikova, Nevena, Neortodoksalniyat İslam v Bılgarskite Zemi. Minalo i Sıvremennost, Gutenberg Yayınevi, Sofya, 2011, s. 306.
47 Venedikova, Katerina, “İz Jitieto na Demir Baba”, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006, s. 95.
FATMA RODOPLU
126 BAED 2/2, (2013), 115-135.
günümüzde de devam eden ibadet ve ritüellerden anlaşılmaktadır. Burada adak kurbanları kesilmekte, Beşparmak suyu48 zemzem gibi içilmekte, evlere götürülmektedir. Türbenin batısındaki mağaralarda bulunan Deliktaş’tan başörtüleri geçirilir, güya baş ağrısına iyi geldiğine inanılmaktadır. Türbenin güney tarafındaki taş duvarda bulunan deliğe taş atılarak şeytan taşlanmaktadır. Beşparmak suyunda yıkanıp bir gece orada kalınca hastaların sağlığına kavuşacaklarına inanılmaktadır.49 Ancak her toplum böyle kutsal atfedilen mekânları kendine mal etmeye çalışmıştır.
Demir Baba’yla ilgili anlatılan efsaneler arasında Bulgar efsanelerine çok yaklaştığı, benzerlikler gösterdiği noktalar da vardır. XV. yüzyılda İslâmiyet’in Balkanlarda yayılması sırasında mahallî bazı efsane ve mitlerin özellikle Bektaşî çevrelerinde evliya menakıbnamesine dönüştürülmesi durumu söz konusudur.50 Bu yakınlıktaki diğer bir faktör ise, bölgeye gelip yerleşen Türk unsurların düalist bir İslâm anlayışına sahip olmaları ve bu inanç öğelerinin bir kısmının bölgedeki Hıristiyan Bulgarları etkilemiş olmasıdır.51 Bunun yanı sıra, İslâm’ın buralarda yayılmasından önce bu bölgede Bogomilizm52 adlı bir inanç akımı Hıristiyan halk arasında yaygındır. Bizans uzun süre Bogomilizmin yayılmasını engellemek için mücadele etmiştir. Ancak XV. yüzyılda Osmanlı fetihleri çağına gelinceye kadar Bogomilizm, Balkanlarda, bir ölçüde varlığını sürdürdü. Osmanlı fetihleriyle zamanla ortadan kayboldu.53 Osmanlı fetihleriyle bölgeye yerleşen heterodoks İslâmî unsurların Hıristiyanlıktaki zuhuru olarak
48 Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinde Demir Baba Tekkesi yakınında halkın kutsal saydığı, oldukça gür akan bir akarsudur.
49 Hezarfen, Ahmet, “Demir Baba Tekkesi”, Cem Dergisi, S. 29, İstanbul, 1993, s. 45-47.
50 Ocak, Ahmet Yaşar, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler, TTK, Ankara, 2010, s. 35.
51 Georgieva, İvaniçka, Bılgarskite Aliani, Kliment Ohridski Üniversitesi Yayınları, Sofya, 1991, s. 23.
52 Bogomilizm, Bizans ve Balkanlar’da kilise, devlet, edebiyat, din ve folklor alanlarında etkili olmuş bir dinî harekettir. Bizans’ta bir din sapkınlığı olarak görülen Bogomilizm’in vaazcısı ve öğreticisi Basileios adlı bir keşişti. Basileios Apostolos’lar (Gönderilmişler) dediği 12 havarisini de yanına alarak öğretisini yaymaya başlamıştır. Bu yönüyle Hz. İsa’yı taklit ettiği fikri akla gelmektedir. Bogomiller düalist olup onlara göre kâinatta ruh ve madde olarak iki kaynak vardır. Bunlar; hayır ve şerdir. İnsanın ruhu iyilik kaynağı, görünen evren ve insan vücudu şer kaynağıdır. Vaftiz olmayı, şaraplı ekmek yeme ayinine gitmeyi, nikâhı kabul etmezler, haça ve ikona saygı göstermezler, dinî bayramları saymazlardı. Ruhanî iktidar temsilcilerine çok ağır sözler söylerlerdi. Ayrıntılı bilgi için bkz. Kadir Albayrak, Bogomilizm ve Bosna Kilisesi, İstanbul, 2005.
53 Albayrak, Kadir, Bogomilizm ve Bosna Kilisesi, Emre Yayınları, İstanbul, 2005, s. 16.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 127
değerlendirilebilecek olan Bogomil inanca mensup kişilerin bir inanç yakınlığı duyarak birbirlerinden etkilenmiş olmaları güçlü bir ihtimaldir. Demir Baba tekkesinin bulunduğu Deliorman, Osmanlı devletinin Rumeli eyaleti olan Bulgaristan’ın kuzeydoğu kesiminde, Rusçuk ile Varna arasında bir bölgedir. Kuzeyinde Tuna nehri, güneyinde Şumnu, Yeni Pazar ve Pravadi şehirleri, batısında da günümüz Demir Baba Tekkesi’nin bulunduğu Hezargrad şehri bulunmaktadır. Hezargrad (Razgrad), Kanunî Sultan Süleyman’ın veziriazamlarından olan Makbul İbrahim Paşa tarafından kurulmuştur. Şehir, eskiden o kadar mamur bir durumda değildir.54 Bölge, tarih boyunca çeşitli Türk kavimlerinin uğrak yeri olmuş ve 1243’te Sarı Saltık’la bölgeye gelip yerleşen ardıllarının izlerine, Şeyh Bedreddin’in isyan edip Deliorman’a gelmesi ve kalabalık bir taraftar topluluğunun kendisine kucak açması ve destek vermesi neticesinde heterodoks inançtan pek çok insanın bu bölgelerde meskûn bulunduğu gerçeğinde rastlanır. Trak, Roma ve Bizans dönemlerinin izlerini taşıyan Hezargrad şehri, Deliorman’ın baş şehri kabul edilmektedir. Mumcular Sboryanovo’da Trak mezarlarının bulunması, bölgede yerleşimin çok eski dönemlere kadar gittiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sboryanovo, tarih öncesi devirlerden kalma köy höyüğü, Trak tapınakları, türbeler, erken Bulgar dönemine ait Bulgar Hıristiyan küçük kilisesi, Budizm ve Musevilere ait işaretler; bütün bunlar günümüze kadar bu bölgelere Hıristiyan ve Müslümanların akın etmesine sebep olmuştur.55 Mumcular (Sveştari) köyünün dört km batısında doğal güzelliklerle dolu bir vadi uzanmaktadır. Bu derin vadide, kayalıklar arasında, doğal mağaraların altından kıvrılarak “Demir Baba Deresi” akmaktadır. Derenin başı güneybatıda daralan yamacın sonundaki kaynaklardır. Bunlardan en önemlisi halkın kutsal saydığı “Beşparmak” denen su Deliorman’ın en gür akan suyudur. Bu suyun batısında taş bir türbe yükselmekte ve burada “Demir Baba”nın yattığına inanılmaktadır. Bunun için buraya Demir Baba Tekkesi denir. 1983-1989 ve 1994-2004 yıllarında yapılan arkeolojik çalışmalarda Demir Baba tekkesinin M.Ö. II. yüzyıla tarihlendirilen Trak
54 Zillioğlu, Mehmed Evliya Çelebi, Türkçeleştiren Zuhuri Danışman, C. 5, Zuhuri Danışman Yayınevi, İstanbul, 1970, s. 196.
55 Gergova, Diana, Ot Praistoriyata Do Kısnoto Srednovekovie, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006, s. 20.
FATMA RODOPLU
128 BAED 2/2, (2013), 115-135.
tapınağı yakınına inşa edildiği ortaya çıkmıştır.56 Tekkenin Osmanlı döneminde yapıldığı bilinse de tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. Tekke, II. Mahmud dönemine kadar, elli civarında dervişle faal bir durumdadır. Ancak, muhtemelen tekkeye ait olan mera, çayır ve değirmen gibi malvarlıklarının kendilerine kalmasını istedikleri için çevre köylüler şikâyette bulunmuş, bunun üzerine derviş grubu dağıtılmıştır. Türbe ibadete açık kalmıştır. 57 Demir Baba tekkesi, biri kuzeye biri güneye bakan iki taş üzerine inşa edilmiştir. Sekiz köşeli piramit şeklinde duvarları olan binanın kubbesi kurşun sacla kaplıdır. Kubbe, dinî motiflerle süslenmiştir. Binada her birinin boyutu farklı beş adet pencere bulunmaktadır. Türbe pek büyük olmayan parlak iyi perdahlanmış taşlardan sarp kayalığın ağaçla kaplı yamacın dibine kurulmuştur. Binanın yönü doğudan batıya doğru olup, tuğladan yapılmış alçak bir antreden sonra kubbesi sivri tepeli giriş binasından geçilerek, asıl mezarın bulunduğu yedi köşeli binaya girilir. Yapılan araştırmalara göre binanın yapımında ahşap destekler de kullanılmıştır.58 Tekke ve yatır çevresinde, çoğunluğu Bektaşî Tacı şeklinde baş taşı bulunan bir bölümü tahribata uğramış mezarlar yer almaktadır.59 Zemin kayın ağaçlarıyla döşelidir, ancak zamanla çürüdüğü için 1993 yılında yenilenmiştir.60 Dışta, üzerinde La Feta İlla Ali (Ali’den başka yiğit yoktur) yazısı bulunan bir kapı yer almaktadır. Demir Babanın sandukası diğer veli sandukaları gibi çok büyük boyuttadır. Çevresi Bektaşî terminolojisinde “çerağ” adı verilen on iki adet şamdan bulunmaktadır. On iki imamın ruhaniyetlerini çağrıştıran bu çerağlardan başka aynı sembolizmden kaynaklanan on iki kollu büyük bir şamdan ve “Taht-ı Muhammed” adı verilen üç basamak üzerinde dizili çerağlar da bulunmaktadır.61 Demir Baba tekkesindeki sembollere bakarak, bu yapının her inançtan insanlar için önemli olduğu söylenebilir. Tekkenin güneye bakan
56 Balkanska Ana ve Diana Gergova, “Sveşteni Sgradi v Dvora na Teketo na Demir Baba”, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo,Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006, s. 42.
57 Yavaşov, Anani ,Teketo Demir Baba, Sofya Kliment Ohridski Üniversitesi Yayınları, Razgrad, 1934, s.10.
58 Mikov, Lubomir, İskustvo na Heterodoksnite Myusulmani v Bılgariya (XVI-XX vek ), Bektaşi i Kızılbaşi/Alevii, Sofya, 2005, s. 61-67.
59 Noyan, age., s. 39.
60 Mikov, age., s. 63.
61 Turan, Fatma, Ahsen, “Bulgaristan’da Demir Baba Tekkesi’ndeki İnanç Sembollerinin ve Ritüellerinin Çözümlenmesi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, S. 43, 2007, s. 2.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 129
taş duvarındaki ay ve yıldız simgesinin hem Budizm, hem Hıristiyanlık, hem de Eski Türk dininde yeri vardır. Yine bu duvardaki cami ve türbe rölyefleri Anadolu’dan gelip bu coğrafyaya yerleşen ve bu tekkeyi kuran insanların anlayışlarını yansıtmaktadır. Dağlık ve ormanlık bir alanda, sarp kayaların arasında bir vadide bulunan tekke Türk- İslâm kültürü motiflerini taşımaktadır. Tekke, çok sayıda merdivenle inilen bir vadiye kurulmuştur. Demir Baba tekkesine inen uzun merdivenlerin sağ ve solunda renk renk kumaş parçaları ile süslenmiş olan adak ağaçları, tekke girişinde de kutsal su mevcuttur. Rivayete göre, Demir Baba, elini taşa sokmuş, parmağının deldiği yerden su fışkırmıştır. Tekkede mağaraların bulunduğu yerde dikili taş, Demir Baba’nın ve Hz. Ali’nin ayak izlerinin bulunduğu taş, adak taşı, hastaların üzerine yatarak iyileştiğine inanılan büyükçe bir taş, küçük bir havuz ve kutsal su bulunmaktadır. Tekkenin girişinde sağ tarafta ahşap ve çok köşeli bir bina yer almaktaydı. Bu binada kesilen kurbanların etleri pişirilmekte ve gelen derviş grupları burada ibadetlerini sonlandırmaktaydı.62 XVI. ve XVII. yüzyıllarda tekke oldukça faal bir durumdadır. Özellikle Bektaşî zümrelerin yoğun ziyareti söz konusu olduğu dönemde tekkede her dinden ve her milletten gelene gidene yemek verilmekte, burada konaklamaları sağlanmaktaydı. 63 SONUÇ
Osmanlı yöneticileri uzun dönemli bir yayılma politikası açısından, fethedilen Balkan topraklarında, yalnızca kurumsal ve idarî değişikliklerle yetinmenin yeterli olmayacağının bilincindeydiler. Bundan dolayı fethedilen topraklara gönüllü göç veya mecburi sürgün yoluyla nüfus yerleştirme politikası uygulanmıştır. Anadolu’dan göç ederek gelen insanlar, fethedilen bölgelere anayolları güvenlik altına alma ve uç’larda akıncı kuvvetler sağlama maksadıyla iskân edilmekteydiler.
Rumeli’ye göç eden tarikat mensupları; şeyhler ve dervişlerdi. Osmanlı Devleti tarikat mensuplarına ve diğer yoksul göçmenlere toprak ve vergi bağışıklığı sağlayarak onların tekke ve zaviyeler çevresinde örgütlenerek yeni yerleşim mekânları kurmalarını özendirmekteydi. Bu
62 Yavaşov, age., s. 10.
63 İliev, Boris,Teketo “Demir Baba-Predi i Sled Osvobojdenieto”, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006, s. 55.
FATMA RODOPLU
130 BAED 2/2, (2013), 115-135.
nüfus hareketleri sayesinde, önceden ekilemeyen topraklar üretime açılmakta, tarımsal üretim artmaktaydı. Daha da önemlisi, fethedilen topraklarda yeni toprak sistemi kurulmakta ve böylece Osmanlı egemenliği güçlenmekteydi.
Anadolu’dan Balkanlara Türkleri getirme politikası XVI. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Balkan topraklarında tasavvuf ekolleri Osmanlı fetihlerinden önce görülmeye başlanmıştır. Balkan coğrafyasının çeşitli bölgelerine yayılan gönüllü Türk dervişleri birçok bölgede tekke ve zaviye açmışlardır. Irmak ve su kaynakları kenarında kurulan tekkelerin yanına değirmenler açılarak bölgenin yerli kitlelerine ulaşma ve iletişime geçme amacı güdülmüştür. Yerleşimin olmadığı bölgelerde açılan tekkeler ise farklı bölgelerden gelen Müslüman muhacirlere iskân yeri işlevi görmüştür.
Balkanların fütuhatını sadece kılıç ve kol kuvvetiyle açıklamak zordur. Fethin gerçekleşmesinde ve oradaki Osmanlı idaresinin uzun süre devam etmesinde, tasavvuf erbabının oynamış olduğu rolü göz ardı etmemek gerekir. Erken dönemlerden itibaren İslâm’ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu, düşünce ve davranışlarını tam olarak Allah ve Resulü’nün iradesine tâbi kılmayı amaç edinen tasavvuf ve tarikat mensupları, İslâm dinini gayri Müslim toplumlara tebliğ edip, İslâmiyet’i yaymayı en önemli görevleri kabul etmişlerdir. Bunun içindir ki, bu yolda her türlü fedakârlığı göze alan sufî dervişler, pek çok bölgede yoğun bir faaliyet sürdürerek, oradaki insanlara İslâm’ı tanıtıp sevdirmişler ve Müslüman olmalarına vesile olmuşlardır. Osmanlıların Balkanlarda ilerlemesine paralel olarak tekke ve zaviyelerin sayıları da artmıştır. Balkanlara İslâm kimliğiyle nüfuz etmede en önemli isim şüphesiz ki Sarı Saltık’tır. XIII. yüzyılda Sarı Saltık ile başlayan Horasan erenlerinin Balkan faaliyetleri XV. yüzyılda Otman Baba, Kademli Baba, XVI. yüzyılda ise Akyazılı Baba ve Demir Baba ile devam etmiştir.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 131
KAYNAKÇA
Ahmetbeyoğlu, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, TTK, Ankara, 2001.
Albayrak, Kadir, Bogomilizm ve Bosna Kilisesi, Emre Yayınları, İstanbul, 2005.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Yay. Atsız, MEB Yayınları, İstanbul, 1970.
Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C. II, Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 2011.
Balkanska, Ana- Gergova, Diena “Sveşteni Sgradi v Dvora na Teketo na Demir Baba” , Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006.
Barkan, Ömer Lütfi, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”, Türkler, C. 9, Ankara, 2002.
Bayram, Mikail, ‘‘Baciyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) ve Fatma Bacı’’, Osmanlı, C. VI, Ankara, 1999.
Çiçek, Kemal, “Osmanlı Devleti’nde Nüfus Hareketleri ve Yerleşme”, Yeni Türkiye Dergisi, S. 8 (Mart-Nisan 1996).
Daçcıoğlu, Kemal, İskân, Suç ve Ceza Osmanlı’da Sürgün, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2007.
Develioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara, 2008.
Erdoğan, Kutlay, Alevilik Bektaşilik, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
Erginli, Zafer, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Türk Dervişlerinin İzleri”, Türkler, C. 9, Ankara, 2002.
Eröz, Mehmet, Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevi Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992.
Georgieva, İvaniçka, Bılgarskite Aliani, Kliment Ohridski Üniversitesi Yayınları, Sofya, 1991.
FATMA RODOPLU
132 BAED 2/2, (2013), 115-135.
Gergova, Diana, “Ot Praistoriyata Do Kısnoto Srednovekovie” , Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006.
Gramatikova, Nevena, “Neortodoksalniyat İslam v Bılgarskite Zemi. Minalo i Sıvremennost” , Gutenberg Yayınevi, Sofya, 2011.
Halaçoğlu, Yusuf, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin İskânı, TTK, Ankara, 1997.
İliev, Boris, Teketo “Demir Baba-Predi i Sled Osvobojdenieto”, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006.
İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, YKY, İstanbul, 2009.
İnalcık, Halil, “Rumeli”, T.D.V.İ.A, C. 35, İstanbul, 2008.
İnbaşı, Mehmet, “Balkanlarda Osmanlı Hâkimiyeti ve İskân Siyaseti”, Türkler, C. 9, Ankara, 2002.
Karatay, Osman, “Avar Hâkimiyeti ve Balkanların Slavlaşması”, Balkanlar El Kitabı, C. 1, Akçağ Yayınları, Ankara, 2013
Kayaoğlu, İsmet, “Anadolu’da On Üçüncü Yüzyıl Derviş Tarikatları ve Sosyal Zümreler” , Uluslar Arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri (4-7 Eylül 1989), Ankara, 1997.
Kayapınar, Ayşe, Tuna Bulgar Devleti, Türkler, C. II, Ankara,2002.
Kurat, Akdes, Nimet, IV-XVIII. Yüzyıllarda Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Yayınevi, Ankara, 2002.
Mikov, Lubomir, İskustvo na Heterodoksnite Myusulmani v Bılgariya ( XVI-XX vek ), Bektaşi i Kızılbaşi/Alevii, Bulgar Bilimler Akademisi Yayınları, Sofya, 2005.
Noyan, Bedri, Demir Baba Vilâyetnamesi, Can Yayınları, İstanbul, 1976.
Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007.
Ocak, Ahmet Yaşar, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler, TTK, Ankara, 2010.
TÜRKLERİN BALKAN LARD AKİ MAN EVİ NÜFUZU OLAN ŞEYH VE
D ERVİŞLERİN ÖN EMİ: D EMİR BABA ÖRN EĞİ
BAED 2/2, (2013), 115-135. 133
Ocak, Ahmet Yaşar, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Dervişlerin Rolü”, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Efsaneler ve Gerçekler: Tartışma-Panel Bildirileri (Ankara, 19 Mart 1999), Ankara, 2000.
Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Sufîliği’ne Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1996.
Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskânı, Eren Yayınları, İstanbul, 1987.
Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğu’nda Derbend Teşkilatı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul, 1967.
Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, (çev.) Orhan Duru, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011.
Turan, Fatma Ahsen, “Bulgaristan’da Demir Baba Tekkesi’ndeki İnanç Sembollerinin ve Ritüellerinin Çözümlenmesi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, S. 43, 2007.
Üçüncü, Kemal, “Sözlü Kültür / Tarih Bağlamında Edebî Bir Metin Olarak Otman Baba Vilâyetnamesi”, Bilig, S. 28, 2004.
Ünal, Mehmet Ali, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, Fakülte Kitabevi, Isparta, 2010.
Venedikova, Katerina, “İz Jitieto na Demir Baba”, Teketo Demir Baba-Jelezniyat Başta v Sboryanovo, Rodno Ludogorie Yayınları, Sofya, 2006.
Yavaşov, Anani, Teketo Demir Baba, Sofya Kliment Ohridski Üniversitesi Yayınları, Razgrad, 1934.
Yücel, Mualla Uydu, “Balkanlarda Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar”, Balkanlar El Kitabı, C. 1, Akçağ Yayınları, Ankara, 2013.
Zillioğlu, Mehmed Evliya Çelebi, Türkçeleştiren Zuhuri Danışman, C. 5, Zuhuri Danışman Yayınevi, İstanbul, 1970.
FATMA RODOPLU
134 BAED 2/2, (2013), 115-135.
Günümüzde, Demir Baba Tekkesi’nin girişinde, sağ tarafta bulunan ahşap binanın içinde, Demir Baba’ya ait olduğu düşünülen eşyalar ve eski dönemlere ait fotoğraflar sergilenmektedir. Tekke, Bulgar Devleti tarafından görevlendirilmiş bir güvenlik görevlisi tarafından korunmaktadır.

Zindan Baba Türbesi

Zindan Baba Türbesi



Hükümet Binası yanında yer almaktadır. Sağlam durumda bulunan Zindan Baba 

Türbesi, Bursa tipi türbeleri anımsatmakta ise de esas mahiyeti tam olarak 

bilinmemektedir. Tuğla ve küfeki taşından yapılmıştır. Daha önceden binanın üzerinde

 tahtadan bir saat kulesi bulunmakla birlikte, sonradan yıkılmıştır. İçindeki mezar, 

tahrip olmuştur. Üç katlı olan binaya kuzeydoğu cephesindeki küçük bir kapıdan 

girilmektedir.

BİNBİR OKLU AHMET BABA TÜRBESİ

BİNBİR OKLU AHMET BABA TÜRBESİ

Binbir Oklu Ahmet Baba Türbesi Erenler Köyü'nün girişinde, Pınarhisar'ın 4 Km doğusunda bulunmaktadır.

TARİHÇESİ

Binbirokulu Ahmet Baba Osmanlının Balkanlar’a geçiş döneminde ilk akıncı kumandanlarındandır. 1369 yılında Pınarhisar’ın fethi sırasında şehit düşmüş türbeside buraya Erenler Köyüne, 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Türbe sekiz köşeli, her cephesinde sivri kemerleri bulunan, kapı büyüklüğünde yedi penceresi olan bir yapıdır. Duvarlar kalın, muntazam kesme köfeki taş kaplamalıdır. Kubbe sekiz köşeli tambur üzerine oturtulmuş, üzeri kurşun kaplıdır.

SEYİT NESİMİ,ŞAH İSMAİL(HATAYI)ŞEYH BEDRETTİN:FUZULİ:BABA MANSUR:,HALLAC-I MANSUR:ASLAN BABA:SEYİT MAHMUT HAYRANİ: V İ R A N İ :

ASLAN BABA:



Aslan baba Kazakistan ve Türkistan dolasylarında uzunca bir ömür yaşamış evliyalardandır.Aslan baba Hace Ahmet Yesevi'nin ilk hocasıdır.Doğumu ve ölümüyle ilgili kesin bir bilgi mevcut değildir.Aslen Türkmen olup Taşkentli olduğu öne sürülmektedir.Yesi Şehrinde anlatılan menkıbelere göre Ashabı kliramın büyüklerinden olduğu söylenmektedir.Yine yesi menkıbelerinde anlatılanlara göre 400 yıl gibi uzun bir ömür yaşadığı söylenmektedir.Kimi kaynakllara göre 700 yıl kimine göre ise 850 yıl gibi çok uzun bir ömür yaşadığı rivayet edilmektedir.Aslan baba'nın ömrüyle ilgili rakkamların abartıldığını söyleyebiliriz ancak normal bir insanın yaşamımdam çok daha uzun bir ömür yaşadığı anlaşılmaktadır.Aslan Babanın bir zamanlar mezar-ı Şerifte bulunduğu ve İmam Rıza'nın öğrencisi olduğu söylenir.Aslan Baba Ahmet Yesevi'nin manevi yücelmesinde çok büyük emeği olduğu anlatılmaktadır.Aslan Baba Ahmet Yesevi'nin geleceğiyle ilgili aldığı işaret üzerine Türkistana gitmiş uzun yıllar Türkistanda yaşadıktan sonra Ahmet Yesevi'yi bulmuş ve onun hocası olarak kendisine ilim öğretmiştir.Ahmet Yesevi'de Aslan Babayı kendi piri olarak kabul ederek ona saygı göstermiştir.Divan-ı Hikmette bu hadise şu şekilde anlatılmaktadır.Yedi yaşta Aslan Bab'a selam verdim.Hak Mustafa emanetini lütfedin dedim.Hem o vakit bin bir zikrimi tamam ettim.Nefsim ölüp La mekana yükseldim.Bir rivayete göre Aslan Baba Hz.Muhammed'in kendisine verdiği hırkayı Ahmet Yesevi'ye giydirdikten sonra ona bin bir zikir telkininde bulunur.Ahmet Yesevi Aslan Baba'nın bilgisiyle yoğrulup eren mertebesine yükseldikten sonra piri ve hocası Aslan Baba vefat eder.Aslan Baba fefat etmeden önce oğlu Mansur Ata'yı (Baba Mansur)Ahmet Yesevi ye emanet ederek onu yetiştirmesini söyler.Ahmet Yesevi Aslan Baba'nın son söylediği sözlerine uyarak Buhara'ya gidip dönemim en önemli bilgin ve mutesavıflarından olan Yusuf Hamenadi'ye bağlanır.Burada tam manasıyla olgunlaştıktan sonra Yesi şehrine geri döner ve Yeside kurduğu tasavvuf okulunda öğrenci yetiştirir.Bu arada Piri ve hocası Aslan Baba'nın kendisine emanet ettiği oğlu Mansur Aya'yı(Baba Mansur) kendisine halife tayın ederek kendini tamamen ibadete verir.Ahmet Yesevi artık evliya mertebesine ulaşmıştır.Bilindiği gibi Türkiye de yaşayan Baba Mansur oymağının soyundan geldikleri zat olan Baba Mansur(Mansur Ata)Ahmet Yesevi tarafından 12 Türkmen aşiretiyle birlikte Anadoluya gönderilmiştir.Ky.Evliyalar ansiklopedisi S.703.Aslan Baba nın türbesi Kazakistanda'dır Türkistan'ın Yesi Şehrine yakın olan Otrar da bulunmaktadır.Ahmet Yesevi'nin Türbesini ziyarete gidenler önce Otrar da bulunan Aslan Baba nın Türbesini ziyaret ettikten sonra Ahmet Yesevi'nin türbesini ziyarete giderlermiş.Bu ziyaret şeklinin yöredeki eski bir geleneğe dayandığı söylenmektedir.Yesi menkıbelerine göre Aslan Baba'nın sahabe olduğu kimi anlatımlara göre ise Salman-ı Farısi olduğu söylenir.Çok uzum bir ömür geçirdiği söylenen Aslan Baba'nın peygamberden 300 yıl önce doğduğu rivayet edilmektedir.Aslan Baba'nın 33 dini çok iyi bildiği sonradan İslamiyeti seçtiği yönündeki bilgilerle Salman-ı Farısi iddiasıyla çeliştiği söylenmektedir.Aslan baba kimi anlatımlara göre 400 yıl kimine göre 700 yıl kimine göre ise 850 yıl yaşadığı belirtilmektedir.Şayet 700 yıl yaşadığı doğruysa o halde peygamberden 300 yıl önce dünyaya geldiği de doğrudur aksi takdirde bu söylem kulaktan dolma uydurma bir söylemden öteye gitmez.Aslan Baba nın yaşamıyla ilgili sözlü rivayetler şöyledir.Hz Muhammed bir gün sahabelerine bende bir emanet var bu emanetin bizden yıllar sonra yaşayacak olan çocuk yaşta birine ulaşması gerekir bu emaneti alanın ömrü çok uzun olur dedikten sonra bu emaneti kimin alacağını sorar.Peygamberin bu söylemi üzerine emaneti sahibine ulaştırma görevini Aslan Baba nın kabul ettiği söylenir.Hz.Peygamber cebinden çıkardığı bir hurmayı ve bir de hırkayı Aslan Babaya teslim ederek bu emanetleri o çocuğa ulaştır dedikten sonra senin ömrün uzun olsun diye de dua eder.Ahmet Yesevi uzun yıllar dolaştıktan sonra Yesi Şehrine giderek araştırır ve daha çocuk yaşta olan Ahmet Yesevi'ye ulaşır.Ahmet Yesevi Aslan Babayla ilk karşılaşır karşılaşmaz kendisine emanetlerimi getirdinizmi diye sorar.Aslan Baba önce cebinde itinayla sakladığı hurma tanesini çıkartır ve Ahmet Yesevi nin dilinin altına koyduktan sonra Hırkayı kendisine giydirir.Böylece görevini tamamlamış olan Aslan Baba Ahmet Yesevinin tasavvufi anlamda yetişmesi için onun hocası olur.Anlatılan menkıbelerin doğruluk derecesi nedir ne kadarı doğru ne kadarı yanlıştır yada tamamı doğrumudur konusunda kesin bir karara varmanın imkanı yoktur.Ömrüyle ilgili söylenenlerin abartılı olduğu kanısındayım zira bir insanın 700 yıl yada 850 yıl gibi aklı zorlayacak bir ömür yaşamasının olanaksız olduğunu düşünmekteyim.Ömrüyle ilgili söylenenler abartılı olsa dahi Aslan Baba nın çok uzun yaşadığı bir gerçektir.Aslan Baba nın ölümünden sonra Ahmet Yesevi artık bölgenin manevi lideridir.Türklere ve Türkmenlere müslümanlığı sevdiren kutlu bir kişidir.Aslan Baba nın türbesi 1200 lü yıllarda yaptırılmıştır.1400 yılında Timur tarafından yenilenmiştir.1907 de ünlü mimar Kalbirza tarafından restore edilmiştir.İlk türbesinden iki direğin hala ayakta olduğu söylenir.Halk bu iki direği kutsal sayıyır.İnsanların türbeden içeriye girdikten sonra adeta sürünerek saygı gösterdikleri Türbeye giden ziyaretçiler tarafından anlatılmaktadır.Kazakistan'a gidenler Aslan Baba nın türbesini şöyle anlatmaktadırlar.Çok muhteşem bir türbe Aslan Babaya ait olan secere türbenin duvarında asılı duruyor.Türbenin bakıcısı yaşlı bir kazak kadın bu kadın elinde bıçak yada tesbihle gelen ziyaretçilere dua ettirdiği söylenmektedir.Bu yaşlı Kazak kadının Atilladan Timur'a dönemim bütün Türk hakanlarının isimlerini tek tek saydığı yine giden ziyaretçiler tarafından anlatılmaktadır.Aslan Baba Türbesi Eski Kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek tarafından da ziyaret edilmiştir. 




BABA MANSUR:




Türkiye de yaşayan ve orta Asyadan Anadolu'ya göç eden Baba Mansur ailesi çoğalarak binlerce aileye ulaşmıştır.Baba Mansurlular olarak bilinen bu aileler daha önceleri kırsal kesimde köylerde yaşarlarken köylerdeki arazilerin yetersizliği ve iş alanlarının olmayışı nedeniyle ağırlıklı olarak şehir merkezlerine göç etmiş bulunmaktadırlar.Başta İzmir,İstanbul,İzmit,Ankara,Mersin ve Adana gibi iller olmak üzere Erzincan,Tunceli,Bingöl,Malatya,Erzurum'un bazı ilçeleri ve Muş'un Varto İlçesi ile köylerinde yaşamlarını sürdürmektedirler.Ayrıca Türkiyenin diğer bir çok ilinde de Baba Mansur evlatları bulunmaktadır.Baba Mansurluların soy seceresi Mansur'un babası olduğu söylenen ve Türbesi Kazakistanda bulunan Aslan Baba'ya dayandırılmaktadır.Bazı araştırmacılar ve bazı Baba Mansurluların iddiası Baba Mansurluların Hallac'ı Mansur'un soyundan geldikleri yönündedir.Bu düşünce tamamen yanlıştır Hallac'ı Mansur hiç Anadolu'ya gelmemiştir Arap yarımadasında doğmuş orada yaşamıştır.Yaşamının son dönemlerini Bağdatta yaşamış olan Halac-ı Mansur'un İblis yani şeytan için yazdığı ta sin ül ezel isimli risalesi ile Miraç adlı risaleleri nedeniyle kendisine karşı olan düşmanları harakete geçerek aleyhinde kampanyalar başlatmışlar.Bunun üzerine Halife El Müktedir'in emriyle 25 Mart 922 de 64 yaşındayken Hambeliler ile şafiiler tarafından önce asılmış sonrada parçalanarak öldürülmüştür.Tarihlere bakıldığında Hallac-ı Mansur Baba Mansurdan 276 yıl önce ölmüştür.Çünkü Baba Mansur'un ölün tarihi 1198 olarak geçmektedir.Baba Mansur hakkında yazılanların hemen,hemen hepsinin benzer özellikler taşıdığını görmekteyiz.Sonuç olarak vardığım karar Baba mansurluların kökeni'nin Hallac-ı Mansurla bir ilişkisinin olmadığıdır.Baba Mansur önce babası olduğu öne sürülen Aslan Baba tarafında eğitilmiş Aslan Babanın isteği üzerine Asmet yesevi dergahına gönderilen Baba Mansur bu dergahta irşad olduktan sonra hocası Ahmet Yesevi'nin isteği üzerine 12 Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu ya göç etmiştir.Türkmenistan türkçesiyle Mansur Ata Selçuklu Türkçesiyle de Baba Mansur olarak bilinen bir zat olduğu belirtilmektedir.Baba Mansurluların soyundan geldikleri zatın Türkmenistandan Anadolu ya göç eden baba mansur olduğu kesinlik kazanmaktadır.Daha önce Türkmenistanda yaşamış olan Mansur Ata(Baba Mansur) Ahmet Yesevi'nin hocası Aslan Baba'nın oğludur.Önce Babası tarafından yetiştirilen daha sonra Aslan Baba tarafından Ahmet Yesevi ye emanet edilerek Ahmet Yesevi tarafından İrşad edilen Mansur Ata(Baba Mansur) Hocası Asmet Yesevi kendisini tamamen ibadete verince Baba Mansur'u kendi halifesi yapar.Dergah içerisinde yaptırdığı çilehaneye çekilerek ibadet eden Ahmet Yesevi 1166 da vefat etmiştir.Baba Mansur Anadoluya göç ettiği için Ahmet Yesevi ye sırasıyla Tac Ata,Zengi Ata,Sadr Ata,Yahya Ata ve en ünlüleri olan Süleyman Hekim Ata Halife olmuştur.Bir çok kaynağa göre 12 Türkmen aşiretiyle birlikte Türkmenistan'ın Horasan bölgesinden göç ederek Anadolu ya gelen Baba Mansur ve ailesi Anadolu'nun bir çok bölgesini dolaştıktan sonra o dönemler adı Dersim olan bu günkü Tunceli'nin Mzgirt ilçesinin hudutları içerisinde kalan ve o dönemler belde olan daha sonra selçukluların Artuklu beyliğini ortadan kaldırmasıyla birlikte yapılan yağma ve talandan bu bölgede nasibini alarak harabeye çevrilerek yerle bir edilmiştir.Baba Mansur ve ailesi günümüzde köy konumunda bulunan Mohunduya yerleşmiştir.Baba Mansur selçuklular döneminde belde olan Mohundu ve civarında büyük saygı görür.Baba Mansur'un saygın kişiliği Selçuklu sultanı II Alaaddin Keykübat'a kadar ulaşır.Mohundunun karşı yakasında bulunan Bağin kalesine gelen Alaaddin Keykübat Bu arada adını duyduğu Baba Mansur'u da görmek ister ve Mohunduya hareket eder.Alaaddin Keykübat ve adamları mohunduya geldiklerinde Baba Mansur duvar örmekteydi Sultan Alaaddin Keykübatı gören Baba Mansur duvarını örmeye devam eder bunu gören Alaaddin Kekübat kendisini önemsemediğini düşündüğü için Baba mansur'un derhal duvardan inerek huzuruna gelmesini söyler.Durumdan haberdar edilen Baba Mansur işini bırakmayacağını söyleyerek çok istiyorsa Sultan buraya gelsin diyerek haber gönderir.Buna çok içerlenen Sultan Keykübat atını hışımla duvarın örüldüğü yere doğru sürer ve Baba Mansur'a senin ermiş bir kişi olduğunu duydum kimsin nereden geldin şayet ermiş isen keramet göster diyerek azarlar.Sultan Alaaddin Keykübatın bu sert çıkışı üzerine Baba Mansur Ya Allan diyerek elindeki çekici duvara vurur ve duvara atfen yürü der.Duvar bulunduğu yerden başka bir alana kayarak sapa sağlam durur.Bunu gören Alaaddin keykübat Baba mansur'dan kendisi ve ailesiyle ilgili detaylı bilgi alıp bu bilgileri başka kaynaklardan da doğruluğunu teyid ettikten sonra bir soy seceresi düzenleyerek Baba Mansur ailesine gönderir ve bu ailenin vergiden muaf olmasını sağlar.soy seceresinin selçuklular döneminde düzenlenmesinin nedeni bu çekişme ve kırılmaların selçuklular döneminde meydana gelmesinden kaynaklanmaktadır.Baba Mansur Orta Asyadan Anadolu ya gelip bir çok yerde konakladıktan sonra Doğu Anadoluya yerleştiği bilinmekle birlikte artuklulardan kalma el yazması iki sayfalık bir belgenin dışında herhangibir belgenin bulunmaması tesadüfü değildir.Bu nedenle Baba Mansur ile ilgili anlatılan ve dilden dile dolaşan menkıbelerden dolayı yaşamıyla ve kişiliğiyle ilgili farklı görüşler ortaya çıkmaktadır.Bir çok kişi Baba Mansur'u kulaktan dolma sözlerle kendi kafasında canlandırdığı bir karakter şeklinde yazdıkları bir gerçektir.Mesela Baba Mansur'un aslında Hallac'ı Mansur olduğu yada Cansız duvarı yürütmedeki farklı anlatımlar gibi pek çok mesnetsiz ve bilgiden yoksun yazılar ve söylemler bulunmaktadır.Baba Mansur Doğu Anadolu da hüküm süren ancak Selçuklulara vergi bağımlılıkları olan Artuklu Beyliği döneminde yaşamını sürdürmüştür.Bazı kaynaklara göre Bağın kalesinin karşı yakasında bulunan Mohunduya yerleşen Baba Mansur'un yakınları Mohundudan ayrılmazken kendisinin Harputa göç ederek buraya yerleştiği söylenir.Baba Mansur'un Harputtan başka bir yerde Türbesinin olmaması bu tezi doğrulamaktadır.Artuklular döneminde sekiz köşeli olarak inşa edilen türbe Selçukluların Artuklulara saldırıp 1234 te bu beyliği ortadan kaldırmasıyla yakıp yıkılan Harputla birlkikte Baba Mansur türbesi de zarar görüp yıkılmıştır.Türbe ve etrafı sahipsizlikten dolayı arsaya dönüşür ve üzerinde otlar yeşermeye başlar.Aradan yüz yıllar geçer ve Türbenin bulunduğu bölge yavaş yavaş yapılaşmaya başlayuarak bu bölgede evler yapılır.Bu evlerde oturan Şahande isminde bir bayan bulaşık suyunu sürekli evlerinin önündeki boş arsaya döker.Şahande hanım bir gece rüyasında piri fani ak sakallı birinin evine gelip kendisine neden pis suyunu hep benim üzerime döküyorsunuz ya suyunuızu benim üzerime dökmeyiniz yada benim yerimi değiştiriniz dedikten sonra çıkıp gider.Şahande hanım sabah uyandığında rüyadır deyip önemsemeden günlük yaşantısına devam eder.İki gece daha peş peşe aynı rüyayı görünce telaşlanır ve konuyu kendi yakınlarının aracılığıyla dönemin Harput Müftüsüne ulaştırır.Müftü anlatılan rüyayı ciddiye alarak konuyu Harput valisine iletir.Valinin talimatıyla sözkonusu arsada kazı çalışmaları başlar.Bu çalışmalar esnasında arsanın ortasında lahit şeklinde üç mezar bulunur bunlardan birinde yaşlı aksakallı öldüğü günkü gibi sapa sağlam duran nurani yüzlü birinin yattığını görürler.Lahit'in üzerindeki yazıdan adının Baba Mansur olduğu anlaşılır.Diğer iki mezardan birinin bir kadına diğeri ise bir çocuğa ait olduğu söylenmektedir.Baba mansurun yanında bulunan diğer iki lahitin de Baba Mansur'un ailesinden olduğu söylenmektedir.Artuklu Mimari özelliğine göre sekizgen biçimde inşa edilmiş olan Türbe dip kısmındaki kalıntıdan anlaşılmış ve bu türbenin yeniden yapılması kararı alınmıştır.Eski temel üzerine sekiz köşeli olarak yeniden yaptırılan Türbe iki katlıdır.Bu türbenin üst katı makam odası olarak adlandırılmıştır.Yandan bir metdivenle çıkılan bu odanın ön kısmında birde selamlık vardır.Baba mansur adına en çok Artuklular döneminde raslanmaktadır.Pir Sultan Abdal Baba Mansur için şöyle demiştir.Bülbül figan eder bağı gülşende Mansur'un kimsesi yoktur meydanda.Ozan bu deyişinde Baba Mansur'un yanlız bırakıldığını söylemektedir.Böyle önemli bir zatın kayıt altına alınmaması imkansızdır bu konu akademisyenler tarafından araştırılarak Baba Mansur'un gerçek kimliğinin gün yüzüne çıkarılmasında yarar vardır.



HALLAC-I MANSUR:



Türkiye de yaşayan ve Alevi dedeleri olarak bilinen Baba Mansurlu ocağı yada Baba mansur oymağı nın nereden kimin soyundan geldikleri günümüzde dahi tartışılmaktadır.Bu isimle anılan insanların bir kısmı soylarının Hallac-ı Mansurdan geldiğini iddia etmektedirler.Bu düşünce tamamen bir yanılgıdan kaynaklanmaktadır ve yanlıştır.Okuyup araştırmadan yada güvenilir kaynaklardan öğrenmeden böyle bir savı ortaya atmak doğru değildir.Bir şeyi iddi etmeden önce o kunu üzerinde derince bir çalışma yapmak yada konu üzerinde uzmanlaşmış güvenilir kaydaklardan öğrenmek doğru olur kanısındayım.Türkiye de yaşayan Baba Mansurluların Türkmenistan Kazakistan ve Horasan bölgesinden geldikleri gün gibi ortadadır oysa Hallac-ı Mansur Arabistan topraklarında Irak Bağdat dolaylarında yaşamış ve Anadolu topraklarına hiç gelmemiştir.Baba Mansurlulara ait bir soy seceresinin olduğunu bu secerenin yine aynı soydan gelen bir aile tarafından muhafaza edildiğini hepimiz biliyoruz.Secereyi elinde bulunduran bu aile bu soy seceresini açıklamaktan çekinmekte ve gizli tutmaya devam etmektedir.GELİN HALLAC-I MANSUR'U BİRLİKTE TANIYALIM:Ebul Hüseyin bin Mansur el beyzav.Aslında İranlı bir sufi olan Hallac-ı Mansur'un yaşamı vaazları ve ölüm biçimi İslam kültür tarihinin önemli bir bölümünü aydınlatır.Hallaçlık yapan bir babanın oğlu ve sahabelerden Hz.Eyyüb'ün soyundan gelen bir anneden 858 de dünyaya gelmiştir.Babası İran'ın Tur şehrinden ayrılarak Vasıt'a yerleşmiştir.Bu kent Arapların ve Hambelilerin çoğunlukta olduğu bir kentti.Hallac-ı Mansur bu kentte ana dili olan Farsçayı unutarak Arapçayı öğrendi.Hallac-ı Mansur 12 yaşına kadar Kuran okuyarak iç anlamlarını öğrenmeye çalıştı.Bu arada ünlü sufi Sehl el Testeri nin müridi olur.Hallac-ı Mansur 878 de daha 20 yaşındayken Tusteriyi bırakarak Basraya gider ve burada Emr El Maliki adlı bir sufi nin elinden hırka giyerek evlenir.Daha sonra Cüneyt ile görüşmek üzere Bağdat'a gider.Bağdatta sunniliğin ateşli bir vaazcısı olarak yaşamını sürdürür.Bir süre Bağdatta kaldıktan sonra Hacca gider ve oradanda Hindistan'a geçer.Hindistanda giydiği hırkayı çıkararak askerlerin giydikleri kalın kaba elbiseleri giyerek bundan böyle tanrıyı kalbine gömdüğünü söyler.Bu söyleminden sonra kendisine Hallac-ı ül esrar yani sırların hallac'ı adı verilir.Müritlerinin ve ününün artması nedeniyle Müntezile mezhebinden olanlarla şafii mezhebinden olanların tepkisiyle karşılaşınca buradan ayrılarak Horasan'a gider.Horasanda beş yıl kaldıktan sonra Tuster'e geri döner.Tusterden Bağdat'a giderek bu kente yerleşir.Bağdattan ikinci sefer Hacca gider.İkinci defa Hacca giden Hallac-ı Mansur burada sihirbazlık ve cinlerle işbirliği yapmakla suçlanınca Türkmenistan ve Hindistanı dolaşır.Budizm ve Hinduizm hakkında bilgi sahibi olmaya çalışır ve bu inançlar hakkında bilgi toplar.902 de üçüncü sefer hacca gitmek için mekkeye geri döner.Arafatta Tanrının varlığıyla tamamen dolması için yaptığı duayı Bağdata dönünce de sürdürür.Bu arada Enelhak Tanrı ile özdeşleşmek yani tanrı bendedir tezini savunur.Bu düşüncesi etrafta Hallac-ı Mnsur'un kendisini tanrı ilan ettiği gibi algılanarak yayılır.Bazı Müritlerinin yakalanarak cezalandırılmaları üzerine Bağdat Ayvazdan Sus sehrine kaçar.Susta üç yıl kaldıktan sonra yakalanarak Bağdat'a getirilir.Bağdatta karmati ajanlığıyla suçlanan Hallac-ı Mansur Vezir Ali Bin İsa'nın emriyle boynuna ip takılarak üç gün işkence edilerek sokaklarda dolaştırıldıktan sonra hapse atılır.915 te ateşli bir hastalıktan hastalanan Halife El Muktedir'i olağan üstü güşleri sayesnde iyileştirir.Ayrıca velihat'ın papağanını da iyileştirerek ölümden kurtarır.Bütün bunlara rağmen Muntezile halkı bunların hepsinin sihirbazlık olduğunu söylerler.Hallac-ı Mansur'a kötülük yapılması Halifenin annesi tarafından önlenmiş olur.Bundan sonraki sürede İblis yani Şeytan hakkındaki görüşlerini içeren Ta sin ül ezel ve Miraç adlı iki risalesi düşmanlarını yeniden harekete geçirir.Kendisine karşı başlatılan bu kampanya ve hareket Hallac-ı Mansur'un öldürülmesiyle son bulur.Öldürülmemesi için Halifenin annesi oğlu El Muktedir'e yaptığı baş vurular sonuçsuz kalır.25 Mart 922 de 64 yaşındayken Halife Muktedir'in emriyle derisi yüzüldükten sonra dar ağacına asılan Hallac-ı Mansur parçalanarak öldürülür.Hallac-ı Mansur aşırı tanrı sevgisiyle ve tasavvuf tarihiyle olduğu kadar yaşamı ve görüşleri edebiyat tarihine de yansımıştır.Hallac-ı Mansur Vahdet-üş şuhud kuramı ile tanınır.(Yüzde yüz birlik göreni ile görüneni bir görme tek bakma)anlamını içeren Vahdet-üş şuhud kalbe yerleşmiş tanrıyı sufi nin kendisinden ayrı görmemesi biçiminde açıklanır.Hallac-ı Vahdet-i vücut görüşünü savunanlar tarafından kalbe yerleşeni madesel cisim olarak görmekle suşlanmıştır.Ancak Hallac'a göre buradaki yerleşme cisimsel değil ruhsaldır.Hallac-ı Mansur kendi ruhsal hallerine özgü vecd,surk.cem,tecrit ve tecelli gibi bir takım tasaveffi terimleri ortaya atmıştır.K.(B.Lrs.)Yazılı kaynaklardan da anlaşılacağı gibi Hallac-ı Mansur Anadolu ya hiç gelmemiştir.Oysa Baba Mansur ailesinin soyundan geldikleri zatın Türkmenistandan Anadolu ya Gelen Ahmet Yesevi'nin halifesi olan Mansur Ata diğer adıyla Baba Mansur olduğu ağırlık kazanmaktadır. 

SEYİT MAHMUT HAYRANİ:



Seyit Mahmut Hayrani Türkmenistan'ın Horasan bölgesinden göç ederek Anadolu ya gelen erenlerden biridir.Seyit Mahmut hayrani hakkında yazılanlara bakıldığında babasının Mesut Paşa olduğu söylenir.Bir süre güneydoğu da kaldıktan sonra Harrandan Konya ya göç etmiştir.Mevlana'nın çağdaşı olan seyit Mahmut Hayrani bir süre Mevlana dergahında kalarak ondan feyz almıştır.Daha sonra Mevlana dergahından ayrılarak Akşehir'e gitmiş ve burada izdivaya çekilmek istemiş ancak kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle yollara düşmüş dağlarda dolaşmış bir çok yeri gezdikten sonra Akşehir'e geri dönmüştür.Seyit Mahmut Hayrani yi çok seven Mevlana Celaleddin-i Rumi onu hiç unutmamış ve gelenden gidenden hep onu sormuş hakında bilgi almıştır.Keramet ve mucizat sahibi olduğu ve hep kerametlerinden bahsedilen Seyit Mahmut hayrani hicri 667 miladi 1268 de Konya Akşehirde vefat etmiştir.Sultan dağı eteklerinde dağla aynı adı taşıyan Sultan Mahallesindeki Türbede defnedilmiştir.Sandukasındaki yazının Türkçesi şöyledir.Velilerin kutbu Mesut şehit merhum ve mağfur senedim ve efendim Seyit Mahmut ibni mesut hicri 667 yılında vefat etmiştir.Allah'ın geniş rahmeti üzerine olsun.Türbede Türk tahta işlemeciliği ve oymacılığı sanatının şaheseri olarak kabul edilen üç sanduka bir ermeni tarafından çalınmış bu sandukalar yurt dışına kaçırılmak üzereyken ikisi yakalanmış ve İstanbuldaki Türk İslam eserleri müzesinde sergilenmiştir.Bu sandukaların üzerinde Velilerin kutbu Seyit Mahmut ibni Mesut yazıları bulunmaktadır.Büyük bir mimari özelliğe sahip Mahmut Hayrani'nin Türbesi daha sonra yapılan Mevlana türbesine örnek olmuştur.Bu iki türbenin de aynı mimar tarafından yapıldığı söylenir.(ky.T.b.St.)Tunceli Mazgirt ve oradanda ülkenin bir çok yerine dağılmış olan Kureyşan Aşireti'nin Seyit Mahmut Hyrani'nin soyundan geldikleri söylenir.Kureyşanlıların Hacı Kureyş'in evlatları olduğu ve Hacı Kureyş'in de Seyit Mahmut Hayrani'nin oğlu olduğu söylenmektedir.Bir çok kimse ve yazara göre Hacı Kureyş ile Baba Mansur(Şah Mansur)un kardeş olduklarını öne sürmektedirler.Hacı Kureyş ile Şah Mansur'un çağdaş oldukları ancak kardeş olmayıp yakın akraba oldukları doğrudur.Şah Mansur(Baba Mansur) ile Hacı Kureyş'e ait birer soy seceresinin olduğu ve bu secerelerin detaylı bir şekilde incelenerek gerçeklere ulaşılmasıyla konu çözülmüş olur.Baba Mansur soy seceresi hakkında yazılan mesnetsiz ve bilgiden yoksun söylemler Hacı Kureyş Seceresi hakkında da mesnetsiz bilgiden yoksun kafadan dolma sözler söylenmekte ve yazılar yazılmaktadır.Bu yazılanların çoğu dilden dile dolaşan halk menkıbeleridir bu menkıbeler zamanla dejenere edilerek gerçeklilikten uzaklaştırılmıştır.Bu iki soy seceresi hakkında yorum yazıp anlatanlar İbrahim peygamberden tutun Hacı Kureyş ve Şah Mansur'a kadar gelmektedirler bu yazıları ve yorumları yazarken İbrahim Peygamberden günümüze kadar babadan oğula isim sıralayarak yazmaktadırlar.Doğrusu ben şahsen bu yazıları yazanların bu isimlere hangi kaynaklardan ulaştıklarını oldukca merak etmekteyim.Bir gerçek varki bu yazılıp çizilenlerin büyük bölümü kişilerin uydurmasıdır.Bu iki oymağın ehlibeyt soyundan geldikleri söylenir.Orta asyadan gelen Türkmen aşireti oldukları tarih kitaplarında ve belgelerde yazmaktadır Etlibeyt'e dayatılmasının tek tutar yanı ise Emevi zulmünden kaçarak Türkistandaki Türkmenlere sığınan Peygamber torunlarıyla yapılan evliliklerden doğan çocukların anne tarafından eylibeyte kavuşmalarıdır bu çocuklar tasavvufi anlamda irşad edilerek eren mertebesine ulaşıp yol gösterici olmaları tekkeler kurarak bu misyonu sürdürmeleriyle günümüzde dede baba dediğimiz olgu ortaya çıkmıştır. 



V İ R A N İ :


Virani Alevi Bektaşilerin yedi ulu ozanlardan biri olarak tanımladıkları ozanlarımızdan biridir.Doğumu ve ölümü ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte 16 yy da yaşamış ve 17 yüz yılın başlarında vefat ettiği muhtelif kaynaklarca ifade edilmektedir.Virani nin Eğriboz adasında doğduğu söylenmektedir.Virani bektaşiliği benimsemiş önemli halk ozanlarımızdan biridir.Virani nin bir süre Hz.Ali nin Necef Kantindeki türbesinde Türbedarlık yaptığı ve necefteki bektaşi tekkesinden icazet alarak babalık vasfını elde ettiği söylenir.Kimi kaynaklara göre Necefteki Hz Ali Türbesinden ayrıldıktan sonra Balkanlara giderek Hz Peygamberin soyundan olan Demir babadan icazet alarak babalık vasfına kavuştuğu anlatılmaktadır.Virani'nin 1587-1628 tarihleri arasında hükümdar Şah abbas ile görüştüğü de anlatılmaktadır.Anadoluyu karış karış dolaşan Virani'nin Bektaşiliğin ikinci piri olarak kabul edilen Balım Sultan dan el aldığı da anlatılmaktadır.Virani yaşadığı dönemin şartları dahilinde iyi bir eğitim aldığı Türkçe nin dışında Farsça ve Arapçayı da çok iyi konuştuğu onu anlatan kaynaklarca belirtilmektedir.Virani nin kaleme aldığı bir divan ve birde risalesi bulunmaktadır.Viraniye ait olan bu iki eser günümüze kadar gelmiştir.Virani Balkanlardaki Deliorman bölgesinde yaşayan ve yüz yaşını aşmış piri fani bir zat olan aynı zamanda Hz Muhammed'in soyundan geldiği söylenen Demir Baba dergahını ziyaret ederek ondan icazet ister.Demir Baba da Viraniye nasihatlerde bulunduktan sonra ona icazet vererek onu babalık mertebesine yükseltir.Demir Baba dan rızalık aldıktan sonra oradan ayrılarak yine Bulgaristandaki Deliorman bölgesinde bulunan Otmam Baba tekkesini ziyaret eder.Virani Otman Baba yı ziyaret ettikten sonra oradan ayrılarak yolonun üzerinde bulunan Karlıova bölgesinde ki hafızzade Türbesine gelir.Deliorman yakınllarındaki Hafızzade Türbesinde hastalanan Virani iyileşmeyerek burada hakkın rahmetine kavuşur.Balkanlarda vefat eden Virani Karlıova bölgesindeki Hafızzade Türbesinin avlusuna defnedilir.Sevenleri tarafında bu Türbede ziyaret edilmektedir. 





FUZULİ:


Fuzuli Türk divan edebiyatında önemli bir yere sahip olan ozanlarımızdan biridir.Asıl adı Mehmet olan Fuzuli nin babasının adı Süleymandır.1488-1495 yılları arasındfa Iarak'ın Hill Şehrinde doğmuştur.Yaşamı boyunca Iraktan başka bir yere gitmemiştir.Tüm yaşamı Bağdat,Necef ve Kerbela Kentleri arasında geçmiştir.Irak Safevi Hanedanlığının eğemenliği altındayken uzun yıllar Necefteki Hz Ali Türbesinde hizmet etmiştir.Fuzuli, şii mezhebine mensup olduğu için Hz Ali ile Hz Muhammed'i bir birinden ayrı düşünmeyerek bir bütün olarak görmekteydi.Ayrıca fuzuli nin Ehlibeyt ve on iki İmamlara bağlılığı ile Kerbela Şehitlerine olan sevgi ve bağlılığını yazmış olduğu deyiş ve mesnevilerinde açıkca dile getirmiştir.Fuzuli Necefteki Hz Ali Türbesinde hizmet ederken Safevi Hanedanı Şah İsmail(Hatayı)tarafından kendisine Ratibe adı altında bir aylık bağlanmış daha sonra bilinmeyen bir nedenle bu aylık kesilmiştir.Fuzuli'nin Arap yada acem olmadığı Türkmenlerin Bayat oymağına mensup olduğu belirtilmektedir.Çok iyi bir eğitim gördüğü söylenen Fuzuli Türkçe,Farsça ve Arapça biliyordu.Mesnevilerini ve şiirlerini bu üç dilde yazmıştır.Devrinin Geometri.Fizik ve Astronomi gibi bilim dallarıyla ilgilenmiştir.Irak Safevilerin elindeyken Safevilere yapıtlar sunan Fuzuli Irak 1534 yılında Osmanlıların eline geçtikten sonra Devrin Osmanlı Padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman ve diğer ileri gelenlere yapıtlar sunmuştur.Fuzuli nin yapıtlarını çok beğenen Kanuni sultan süleyman kendisine dokuz akçelik bir maaşın bağlanmasını emreder.Ancak Fuzuli,nin Nişancı Paşaya gönderdiği ünlü şikayetname adlı mektubunda kendisine verilmek istenen dokuz akçelik maaşın hiç bir zaman eline geçmediğini söylemiş ve eleştiride bulunmuştur.Fuzuli nin değeri ne Safeviler nede Osmanlılar tarafından anlaşılamamıştır.Fuzuli bütün yaratıcı gücünü insan ve evrenle ilgili düşüncelerini yazmış olduğu mesnevinameleri ile deyiş ve şiirlerinde açıkca dile getirmiştir.Fuzuli ye göre şiirin temelini bilim özünü ise sevgi oluşturur.Fuzuli bu düşüncesiyle bilimi hep ön planda tutmuştur.Bu düşünce tarzı Fuzuli yi çağının en aydın ve çağdaş ozanlarından olduğunu ortaya koymaktadır.Fuzuliye göre gerçek varlık tanrıdır diğer varlıklar onun iradesiyle tecelli etmişlerdir.İslamda yaygın olan ve gelecekle ilgili olarak önceden hisseden ve bilen yani keramet sahibi olduğu söylenmektedir.Fuzuli nin yazmış olduğu mesnevilerin ön sözlerinden de anlaşılacağı gibi daha çocuk yaştayken şiirle uğraşmaya başlamıştır.Türkçe,Farsça,Arapça deyişler ve şiirler yazmıştır.Özellikle Gazel yolunda Leyla ile Mecnun adlı mesnevisinde bu konuda önemli ölçüde başarı göstermiştir.Türkçe divanı'nın önsözü içindeki manzum bir parça da şiirlerin en önemlisinin gazel olduğunu vurgulamaktadır.Fuzuli nin deyiş ve şiirleri din motifli değildir.Bu şiirler ağırlıklı olarak aşk teması üzerine işlenmiş olan şiirlerdir.Fuzuli nin işlemiş olduğu aşkın dünyevi aşkla bir ilgisi yoktur.Ağırlıklı olarak manevi aşkı işlemiştir.Mesela hak aşkı,Tanrı)Muhammed,Ali ve on iki İmamlar ile ehlibeyt aşkı üzerine temalar işlemiştir.Fuzuli Yezit tarafında Kerbela da şehit edilen Ehlibeyt evlatlarına büyük saygı göstermiş ve sürekli olarak onları anmıştır.İyi şiirin ancak bilimle elde edileceğine inanan ozan bu düşüncesini yazmış olduğu Türkçe mesnevisinin ön sözünde açıkca belirtmiştir.Ozan bu konu da şu açıklamayı yapmıştır.İlimsiz şair esassız divar gayette bi itibar çürük olur sözleriyle anlatmaktadır.İlimsiz şiirden kalıb-ı bi-ruh gibi teneffür kıldığını yani nefret ettiğini söylemektedir.Fuzuli Türk edebiyatında ünü ve etkisi fazla olan ozanlardan biridir.Azeri,Çağatay ve Türkiye türkçesiyle yazan bir çok ozanın Fuzuli den etkilendikleri görülmektedir.Azeri edebiyatı üzerindeki etkisi doğal olmakla birlikte Çağatay edebiyatında Ali Şir Nevai eğemenliği ile rekabet etmiştir.Osmanlı edebiyatında ise çağdaşları Hayali ve Taşlıcalı yahyadan başlayarak daha sonra yetişen Bağdatlı Ruhi,Baki,Naili,Nabi,Nedim,Şeyh Galip Yenişehirli Avni gibi şairler üzerinde büyük etkisi olmuştur.Fuzuli şii olması nedeniyle Alevi ve Bektaşiler tarafından da benimsenmiş onun deyiş ve nefesleri Cem ibadetlerinde okunmaktadır.Aleviler Fuzuli yi yedi ulu ozanlardan biri olarak kabul etmektedirler.Ayrıca Şiilerin Muharrem ayında Kerbela anmalarında Fuzuli nin yazdığı Hadikat üs-süade adlı mesneviyi okumaktadırlar.Fuzuli nin halk edebiyatı üzerinde de büyük etkisi olmuştur.Bir çok saz şairi ve ozan onun etkisinde kalmıştır.Bunların en ünlüleri Gevheri ve Dertli dir.Fuzuli şiir ve düz yazı alanında önemli yapıtlar bırakmıştır.Türkçe,Farsça ve Arapça üç divan yazmıştır.Türkçe olarak sonradan basılan divanları şöyledir.Fuzuli divanı 1948 de Abdulbaki Gölpınarlı tarafından yine Fuzuli divanı 1950 Ali Nihat Tarlan tarafından Türkçe divan 1958 da Kenan Akyüz ,Sait Yüksal,Müjgan Cumbur tarafından Türkçe olarak yazılan en önemli ve en güzeli Leyla ile Mecnun adlı Mesnevisidir.1957 de Necmettin Halil Onan tarafından Esrar ile Şarap arasındaki ünazarayı(Tartışma) anlatan ve Şah İsmail'e sunulan Beng'ü Bade eseri latin harfleriyle 1955 te Kemal edip Küçükoğlu tarafından hazırlanarak basılmıştır.Ayrıca kerbela vakasını anlatan Hadikat üs-suade(Kutlu kişilerin bahçesi)Saadete ermişlerin bahçesi adlı yapıtı da Selehattin Güngör tarafından hazırlanarak basılmıştır.Fuzuli nin mesnevi ve şiirlerinden anlaşılacığı gibi Irakta doğmuş orda yaşamış Bağdat,Kerbela ile Necef şehirlerinin dışına çıkmamıştır.Fuzuli nin hayatı diğer hak ozanlarında olduğu gibi yokluklar içinde geçmiştir.Evlat olarak Fazlı adında bir oğlu olduğu belirtilmektedir.Fuzuli nin doğum tarihini 1480 olarak kabul edecek olursak 1556 yılında 76 yaşında vefat etmiştir.(B.l.sz.a.) 



ŞEYH BEDRETTİN:



Asıl adı Bedrettin Mahmut olan Şeyh bedrettin bazı kaynaklara göre 1358-1359 bazılarına göre ise 1365 yılında Edirnenin Karaağaç ile dimatoka arasında bulunan simavna beldesinde dünyaya gelmiştir.Babası bir Osmanlı Emiri bir gazi olan ve Selçuklu Sultanı II Alaaddin Keykübat'ın soyundan geldiği iddia edilen İsrail'dır.Şeyh Bedrettin'in babası İsrail Edirne Osmanlılar tarafından alındıktan sonra ele geçirilen Dimatoka ya bağlı simavna kasabasına kadı olarak atanmıştır.Şeyh Bedrettin'in annesi ise Rum ileri gelenlerinden bir ailenin kızı olup sonradan Müslüman olan Melek Hatun'dır.Bu nedenle Şey Bedrettin için simavna kadısının oğlu sıfatı kullanılmış ve bu sıfatla tanınmıştır.Sonradan bu deyin Kütahyanın Simav ilçesiyle bağlantılı hale getirilerek Ona Bedrettin Simavi denmeye başlanmıştır.Simavnalı Şeyh Bedrettin öğrenim çağına geldiğinde ders arkadaşı kadızade-i rumi adıyla anılan ünlü matematikçi ve astrolog Musa ile birlikte Musanın babası Bursa Kadısı Koca Mahmut'dan daha sonra da konyadaki Allame Feyzullah'dan ders almıştır.Şeyh Bedrettin daha sonra Suriyeye gitmiş ancak oradaki bilginleri küçükseyerek Kahireye giderek Kahiredeki bilginlerden ders almıştır.Bedrettin Kahirede arkadaşları ünlü bilgin Cürcanlı Seyid Şerif ve ünlü tabip Aydınlı Hacı Paşa ile birlikte Mübarekşah Mantıki'den İlahiyat Felsefe ve Mantık dersleri alarak eğitimini tamamlamıştır.Şeyh Bedrettin ayrıca Kahire de izdiva hayatı yaşayan Ahlatlı Hüseyinden de Tasavvuf Öğrenmiştir.Bedrettin Şeyhi nin buyruğuyla Tebrize giderek Timurun huzurunda bilginler arasında yapılan bilimsel konuşma ve tartışmalarda derin bilgisini göstermiştir.Bu tartışmanın ardından kazvine giderek burada derin bir tasavvuf bilgisini alarak Kahireye geri dönmüştür.Şeyh Bedrettin Kahire de Memlüklü sultanı Melik Zahir Berkuk'un hürmet ve takdirine mazhar olmuştur.Bu nedenle Ahlatlı Hüseyi'nin tavsiyesi üzerine Sultan'ın oğlu Ferec'in hocalığına getirilir.Şeyh Bedrettin Kahirede kaldığı süre içinde İslam Hukukunu kaleme almıştır.Bedrettin şeyhinin ölümü üzerine bir süre onun yerine Şeyh olmuş daha sonra Anadolu'ya geri dönmüştür.Bedrettin Anadolu da Germiyan,Karaman,Aydın dolaylarında tire ve diğer yerlerde bulunan Alevi Bektaşi yörelerini bir bir dolaşmıştır.Şeyh Bedrettin irşad amacıyla Anadolu'da dolaştığı sıralarda batıni düşünceyi yaymaya çalışmıştır.Dolaştığı yörelerde sürekli olarak Alevi Bektaşi Türkmenlerle ilişki kurarak esas amacına uygun olarak onların üzerinde büyük etki bırakmıştır.Şeyh Bedrettin daha sonra Rumeli'ye geçerek Edirneye yerleşmiş ve kendisini ziyarete gelenlere sürekli olarak telkinlerde bulunmuştur.Şeyh Bedrettin'in bu çalışmaları Osmanlı devletinin parçalanıp Şehzadelerin bir birleriyle mücadele ettikleri döneme raslamaktadır.Bu dönemde Şeyh Bedrettin'in büyük bir bilgin kudretli ve erdemli bir kimse olduğu her tarafa yayılmıştır.Edirne de Hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi Şeyh Bedrettin'i Kazasker olarak atamış Bu sayede Şeyh Bedrettin'in saygınlığı gittikçe artmıştır.Şeyh Bedrettin bu yetkiyi çok iyi kullanarak ününü yaymayı başarmıştır.Çelebi Sultan Mehmet 1413 te kardeşi Musa Çelebiyi bertaraf ederek yerine sultan olunca Şeyh Bedrettin'i Kazaskerlik görevinden azlederek İlim ve irfanına duyduğu saygıdan dolayı onu oğlu ve kızıyla birlikte İznikte zorunlu ikamete tabi tutmuştur.Sultan Çelebi Metmet İznikte zorunlu ikamete tabi tuttuğu Şeyh Bedrettin'e ayda 1000 akça maaş bağlamıştır.Şeyh Bedrettin İznikta sakin bir yaşam sürerek yeni eserler yazmakla vakit geçiriyordu.Şeyh Bedrettin bir süre sonra Urla yarımadasındaki Karaburun da bulunan halifesi Dede Mustafa adıyla anılan Börlükçü Mustafa nın büyük faaliyetler içine girdiğini haber alır.Şeyh Bedrettin Hacca dideceğim bahanesiyle çocuklarını İznikte bırakarak Kastamonuya oradanda Sinop'a geçerek bir gemiye binip Kefe yoluyla Eflak Voyvodasının yanına gider.Mustafa dede olarak bilinen Börlükçü Mustafa Karaburunda Müridi Torlak Kemal ise Manisa da Alevi Bektaşilerin bulundukları yörelerde Osmanlının içinde bulunduğu iç kargaşadan yararlanarak yoğun faaliyetlerde bulunurlarken Şeyh Bedrettin de Rumeli de İsyan hazırlıklarını sürdürüyordu.Şeyh Bedrettin Eflaktan Osmanlı topraklarına geçerek Silistre,Dobruca ve Deli, Orman bölgelerinde etkili bir propoğanda yaparak etrafına önemli ölçüde insan toplar.Çok geçmeden Börlüceli Dede Mustafa beş bin kişilik bir güçle Karaburundan isyana başlar.Başlatılan isyan kısa sürede büyüyerek devam eder.Börlüceli Mustafa Dedenin başlattığı isyanı bastırmakla görevlendirilen İzmir sancak beyi Aleksandr isyancılara yenildiği gibi hayatınıda kaybeder.Bu durum karşısında Saruhan sancak beyi Ali bey isyanı bastırmakla görevlendirilir.Ali bey güçleri de bozguna uğrayarak güçlükle Manisa ya kaçarlar.Durumun giderek kötüleşmesi üzerine Çelebi Metmet daha etkin önlemler almaya mecbur kalır.Sultan Çelebi Mehmet Veziri Beyazıt Paşa ve Oğlu Şehzade Murat'ı büyük bir kuvvetle Börlüce dede Mustafa ya karşı gönderir.Beyazıt APaşa kuvvetleri ile Börlükçü Mustafa Dedenin güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanır.Bu çatışmadan sonra Börlükçü Dede Mustafa ve diğer guruplar teslim olmak zorunda kalırlar.Çarpışmalarda Osmanlı Kuvetleri de çok sayıda zayiat verirler.Beyazıt Paşa teslim olanları Ayasuluğa getirerek burada sorgular.Bunlardan bir çoğu dede sultan Börlükçü Mustafa'nın gözleri önünde başları vurularak iğdam edilirler.Börlükçü dede Mustafa nın elleri bir tahtaya çivilenerek deve üzerinde halk arasında dolaştırıldıktan sonra öldürülmüştür.Öte yanda Manisa ve Çevresinde etrafına üç bin kişi toplayan Torlak Kemal'in İsyanı Karaburun isyanı kadar etkili değildi.Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa Börlüçe dede Mustafa nın isyanını bastırdıktan sponra Torlak Kemal'e karşı harekete geçerler.Torlak kemalde kısa sürede etkisiz duruma getirildiktan sonra Torlak Kemal ve arkadaşiları asılarak idam edilirler.Osmanlılar bu isyanın Alevi Bektaşi isyanı olduğuna inanarak asıl Liderlerinin Şeyh Bedrettin olduğunu düşünüyorlardı.Deli Orman bölgesine yerleşen Şeyh Bedrettin bir çok yere mektup göndererek halkın kendisine katılmasını istiyordu.Şeyh Bedrettin Kazasker olduğu dönemlerde rumeli de çok sayıda yandaş edinmişti.Şeyh Bedrettin Anadolu da başlatılan İsyanın yayılıp genişlemesini bekliyordu.Dede Mustafa ve Torlak Kemal'in başlatıkları isyanın bastırılması Şeyh Bedrettin ve yakın çevresinin ciddi şekilde moralini bozmuştu.Bu sırada Sultan Çelebi Mehmet Yıldırımın oğlu Musa Çelebi (Düzme Mustafa)nın saltanat iddiasıyla Teselya ve Selanikteki faaliyetlerini önlemekle meşguldü.Ancak o Sereze gelince Şeyh Bedrettin'in deliorman bölgesinde isyana başladığını öğrenmiş ve bir süre sonra kendisine katılan Beyazıt Paşayı Şeyh Benretti'e karşı göndermişti.Aslında Anadoludaki isyanın bastırıldığını haber alan Şeyh Bedrettin yandaşlarının bir kısmı dağılmıştı.Meydana gelen çarpışmalarda Şey Bedrettin yakalanarak Sultan Çelebi Metmet'in bulunduğu Serez'e götürülür.Şeyh Bedrettin'in Rumeli Fatihleri'nin soyundan geldiği Büyük bir bilgin ve düşünür olması nedeniyle hemen öldürülmedi.Sultan Metmet Çelebi bu konu da Din adamlarının fetva vermesini emretti.Şeyh Bedrettin'in giriştiği bu harektin İslam'a uygun olup olmadığı ve cezasının ne olması gerektiği hususunda bir bilgin heyetine soruldu.Heratlı Mevlana Haydar'ın düzenlediği bir fetva ile suçlu olduğu ilan edilen Şeyh Bedrettin 1420 de Sezer pazarında bir dükkan'ın önünde asılarak idam edildi.Ky(Trk.Trh.)Şeyh Bedrettin'in yazmış olduğu eserlerin çoğu gizlenmiş yada kaybolmuştur.Bu konu ile ilgili daha önce görülmüş olan bir davada Mahkeme kararına göre 48 eseri bulunmaktadır.Başka kaynaklara göre ise bu sayının 38 adet olduğu yönündedir.Şeyh Bedrettin'in en iyi incelenen eserlerinden biri Varidattır.En öne çıkan eserlerinden bazıları şunlardır.Varidat,Camü-ül fusuleyn,Lati-fül İşarat,Et-Teshil,Meseret-ül Kulüb,Unkud-ül Cevahir,Çerağ-ül Fütuh,ve en son yazdığı Narü-l Kulüb gibi eserlerdir. 




ŞAH İSMAİL(HATAYI)



Safevi devletinin Kurucusu ve ilk hükümdarı olan Şah İsmail 1486 yılında Azerbaycan Serab da doğdu.Şah Haydar ile Akkoyunlu Hükümdarı uzun Hasan'ın kızı Halime Begüm'ün oğludur.Şah İsmail'in Babası Şah Haydar 1488 de Şirvan Şahı Ferruh Yasarla giriştiği savaşta öldürülmesi üzerine annesi Halime Begün ve kardeşleriyle birlikte İstarh kalesine kapatıldılar.Beş yıl sonra Akkoyunlu tahtına oturan Rüstem bey kendilerini serbest bıraktı.Şah İsmail'in ağabeyi Ali Safevi tarikatinin başına geçtiyse de Akkoyunlu hükümdarı Rüstem beyle arası açıldığı için 1494 te öldürüldü.Şah İsmail henüz çok küçük olduğu için Müritleri tarafından Geylan Hükümdarı Mirza Ali nin yanına kaçırıldı ve yedi yaşına geldiğinde ise şeyh ilan edildi.12 yaşına kadar lahicanda kalan Şah İsmail 1500 de topladığı kuvetin başına geçerek önce erdebile daha sonra da Erzincan'a gitti.Yöredeki aşiretlerden topladığı yedi bin kişilik kuvvetle Şirvana yürüyerek babasını öldüren Ferruh Yasar'ı yenerek İdam ettirdi.Ardından Nahçıvan yakınlarında Akkoyunlu Hükümdarı Elvend Mirzayı yenerek Azarbaycana hakim olmayı başardı.İsmail Safevi bu galibiyetten sonra Tebrizde Şahlığını ilan ederek on iki imamlar adına hutbe okuttu.Kısa bir süre sonra Irak ve Fas hükümdarları ile Akkoyunlu Murat beyi hamedanda yenerek Şiraza ardından Firuzköy,Yezd,İsvahan ve Gazvin kentlerini ele geçirdi.Sınırlarını genişleten Şah İsmail buralarda yaşayan ve kendisine karşı direnmeye çaışan sunni halk üzerinde baskılarını arttırdı.Akkoyunlu Murat Beyin Dulkadroğullarına sığınmasını bahane ederek 1507 de Dulkadiroğulları Beyliğine saldırarak Harput ve Diyarbakır'ı topraklarına katıktan sonra Bağdatın üzerine yürüyerek bağdatı da almış oldu.Şah İsmail daha sonra 1510 da Özbek Hanı Muhammed Şahbaniye karşı Merv Netri yakınlarında kazandığı zafer Horasan'ın Safevi eğemenliğine girmesiyle sonuçlandı.Babur Şahla dostluk kurarak Horasandaki nüfuzunu sağlamlaştıran Şah İsmail Anadoluya gönderdiği halifeleri aracılığıyla Anadolunun Türkleşmesine Alevi ve Bektaşiliğin yayılmasında önemli ölçüde rol oynadı.Şah İsmail yanlısı olan Şah Kulu'nun başlattığı isyan güçlükle bastırıldı.Şah Kulu ayaklanmasının Osmanlılar tarafından bastırılmasından sonra Şah İsmail tarafından Anadolu ya gönderilen Nur Ali Koyulhisarda etrafına topladığı Alevi Bektaşilerle 1512 de Tokat'ı alarak Şah İsmail adına hutbe okuttu.Dönemin Osmanlı Padişahı I Selim diğer adıyla Yavuz Selim bu ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırarak olaya karışmamış olan çok sayıda masum Alevi Bektaşiyi katletti.Osmanlılarla savaşın kaçınılmaz olduğunu anlayan Şah İsmail Tebrize gelerek hazırlıklara başladı.iki ordu 23 Ağustos 1514 te Hoy yakınlarındaki Çaldıran ovasında karşı karşıya geldiler.Şah İsmail'in Ordusu karşısında zorlanan Yavuz Selim yöredeki Kürt aşiretler ile Ermeni komitacılardan destek alarak bu takviye birlikleri cepheye sürüp böylece şah İsmail'i yenmeyi başardı.Bu yenilgiden sonra Şah İsmail'in durumu epeyce sarsılmış oldu.Bu yenilgiyi fırsat bilen Özbekler Horasanı yeniden geri almayı başardılar.Şirvan Şahla yeniden barış imzalayan Şah İsmail Osmanlılarla yeniden savaşmak için tekrar hazırlıklara başladı ancak hastalandığı için bu hazırlıkları sürdüremedi.Toplan yedi yıl hükümdarlık yapan Yavuz Selim bu savaştan altı yıl sonra sırtında çıkan bir yaradan dolayı 1520 de ölünce Şah İsmail yeniden Osmanlılara karşı bir harekete girişmeyi düşündüyse de hastalığı ilerlediği için bu gücü kendisinde bulamadı.Şah İsmail 1524 te daha 39 yaşındayken İlerleyen hastalığüı sebebiyle Serab da öldü.Şah İsmail'in cenazesi Erdebile götürülerek dedesi Şeyh Safi nin yanına defnedildi.Şah İsmail aynı zamanda çok güçlü bir halk ozanıydı.Hatayı Mağlasıyla okuduğu deyişleri Azeri edebiyatının en güçlü eserleri arasında yer almaktadır.Şah İsmail'in deyişleri Anadolu da yaşayan Alevi ve Bektaşiler arasında da oldukca önemsenir ve cem ibadetleri esnasında bu deyişler okunur.Günümüzde okunan Şah İsmail(Hatayı) deyişleri özelliğinden hiç bir şey kaybetmemiştir.Şah İsmail'in Hatayı mağlasıyla okuduğu gazeller ve deyişler aşk özlem dünyanın fani oluşuyla ilgili konular içtenlikli bir anlatım ve sade bir Türkçe ile ele alınmıştır.Bu nefesler bütünüyle Alevi Bektaşi İslam inancını yansımaktadır.Halk diliyle söylenmiş ve Yunus Emre geleneğiyle sürdürülen bu deyiş ve nefeslerde Hz.Muhammed,Hz Ali,On iki imama bağlılığı Yezit ile mervana karşı oluşu Mürşide ve Pire bağlılığı yol ve erkana sevgiyle bağlanmayı,Ahlak ilkesine bağlı kalınması,İyilik edip kötülük,dedikodu ve insanları çekiştirmenin kötü davranışlar olduğu konusu üzerinde Hasasiyetle durmuştur.(By.lr.sz.ank.) 




BEKTAŞİLİK



:Hacı Bektaş-ı Veli adına kurulan ve on üçüncü yüzyılda Anadolu Türkmenleri arasında pek çok yandaş toplayan Baba İshak'ın 1240 ta başlattığı bu ayaklanma bastırıldıktan sonra bektaşiler bugün kendi adına anılan kasaba da oturan Hacı Bektaş-ı Velinin etrafında toplandılar.Bektaşiler Hz.Muhammed'i Mürşit Hz.Ali yi Rehber ve Hacı Bektaş-ı Veli yi Pir olarak tanıdılar.Mevlevilik daha çok kentlerde yayılırken Bektaşilik başlangıçta sınır boylarında ve daha ziyade kırsal kesimde yaşayanlar arasında yayılmaya başladı.Bu arada Kalenderilik,İsmaililik ve Haydarilik tarikatinden olanlardan da Bektaşiliği benimseyenler oldu.Bektaşiliğin Şamanlıktan izler taşıması Anadolu halkının konuştuğu arı Türkçeyi konuşması tekli düşünce yerine her düşünceden olan insanları kucaklaması ve genel inançları ortaya koyması gibi nedenlerle büyük ilgi çekmiştir.Bektaşiliğin kapılarını her düşünceden insanlara açması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğunun eğemenliğindeki Anadolunun hemen hemen her yöresinde hızla yayılarak Balkanlara kadar gitmiştir.Bektaşiliğin hızlı bir biçimde Anadolu dan Balkanlara kadar yayılmasıyla birlikte Osmanlı devletinde ordu gücünün bel kemiğini oluşturan Yeniçeri ocağının yarı resmi tarikati haline gelmiş oldu.Bu nedenle Yeniçeri ocağına taifei Bektaşiyan da denmiştir.Hacı Bektaş-ı Veli den sonra Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan Bektaşiliğin ayin ve erkanında değişiklikler yaptı.Tekkeleri yeniden düzene soktu dünyadan el etek çekmiş bir dervişler örgütü kurdu.Bu düzenlemeden sonra bektaşilik bir birine rakip olan iki kola ayrıldı.Hacı Bektaş-ı Veli soyundan geldiklerini öne sürdükleri için kendilerine bel evladı adını veren kola mensup olanlar daha çok kırsal kesimde yayılmaya başladılar.Bu kola daha sonra Çelebiler kolu denildi.Hacı Bektaş-ı Veli nin gerçek yolunu izleyenlerin kendileri olduklarını öne sürdükleri için yol evladı yada sefili diye adlandırılan ikinci kol düzenli ve örgütlü bir tarikat durumunda büyük kentlerde ve kasabalarda güçlendi.Bu kola babalar kolu denildi.Yeniçerilerin çıkardıkları ayaklanmada Bektaşilerin büyük rol oynadığını düşünen II Murat Yeniçeri ayaklanmasını kanlı bir biçimde bastırarak bu ocağı 1826 tarihinde kapatmış oldu.Yeniçeri ocağının kanlı bir biçimde kapatılması Osmanlı Devletinin askeri gücünün zayıflamasına neden olmuştur.II Murat'ın Bektaşilere karşı olan katı tutumu Bu tarikatin yasaklanmasına neden olmuştur.Bektaşiliği yasaklayan II Murat Bektaşi önde gelenlerini tutukladıktan sonra bir kısmını asarak idam ettirdi ve bir kısmını da sürgüne gönderdi.Bu dönemde yeni kurulan bektaşi tekkeleri yıktırıldı.Hacı Bektaş-ı Veli dergahı da dahil olmak üzere köklü ve eski tekke ve dergahlara sunni şeyhler atandı.Özellikle de Nakşibendi tarikatinden olan sunni şeyhler bu tekke ve dergahlara atandılar.Bütün bu yapılanlara rağmen bektaşilik varlığını korudu ve 1861-1876 tarihleri arasında Abdulaziz'in saltanatı döneminde Bektaşiliğin yeniden serbest olmasına karar verildi.Bektaşilikte bazı önemli kurallar vardır.Bir pire bağlanmak Mühip olmak,İkrar vermek,kabul etmek,onaylamak.Teslim olmak kendisini Allah'ın kaderine bırakmak ona sığınmak.Rıza yani kendi isteğiyle razı olmaz rızalık göstermek gibi bazı temel kuralları bulunmaktadır.Günümüzde ise artık sade bektaşilik yada diğer kollar ayrı ayrı varlığüını sürdürmektedirler.Bu inanç sistemi içerisine giren tüm görüşlere Anadolu da Alevilik denmektedir.b.lr.s.a. 



SEYİT NESİMİ


:Seyit Nesimi 1404-1418 yılları arasında Yemende doğmuş Türk şair ve Alevi Bektaşi geleneğinin yedi ulu ozanlarından biridir.Feyzullah Hurifi'nin halifesi olan Seyit Nesimi'nin asıl adı Seyit İmamedettin dır Seyit Nesimi coşkulu Tasavuffi şiirleri dışında aşıkane şiir ve gazellerde yazmıştır.Nesimi'nin bir divan oluşturacak kadar Farsça şiirleri bulunmaktadır.Bu şiirlerinin 1844 te bir divanı basılmıştır.Tuyuğları 1973 te İngilizce çevirileriyle birlikte yayınlandı.Bu divan 1976 da tekrar yeni harflerle basılmıştır.Mukadme ül-Hakayık adlı eserinde Nesimiye ait olduğu söylenmektedir. b.lrs.Kimi kaynaklara göre Seyit nesiminin ismi Hüseyin'dir.1370 yılında omaha da doğduğu söylenir.Adı ister Hüseyin ister İmamettin olsun sonunda Seyit Nesimi adıyla tanınmış ve bu isimle anılmıştır.Seyit Nesimi ile ilgili çok kapsamlı bir bilgi bulunmamaktadır.Nesimi genç yaşta derin bir aşk-ı Muhabbetle hakka bağlanmıştır.Döneminin en iyi medreselerinde eğitim görmüş ve en iyi filozof ve bilginlerle sıcak ilişkiler kurmuştur.Harf gizeminin kurucusu büyük üstad olan Feyzullah ile tanıştıktan sonra bendine sığmaz olmuştur.Seyit Nesimi bu coşkuyla adeta bir ırmak gibi çağlamıştır.Kimine göre Nesimi ve onun gibi batıni sufilerin Ünsel cezbe hallerini bir sembolik anlamla dile getirirler.Hz.Muhammed ile Hz Ali yi bir birinden ayrılmaz bir bütün olarak gören Nesimi on iki imamlara duyduğu derin sevgiyi deyişlerine yensıtmıştır.Seyit Nesimiye göre Allah'a ulaşmanın yolu ona olan derin sevgi ve aşkla mümkün olacaktır.Nesimi bu dü şüncesinden asla şüphe etmemiştir.Hak yolunda ilerleyen herkesin mutlaka menzile ulaşacağına inanırdı.Üstadı olan ve kendisine derin bir sevgi beslediği Feyzullah Öldürüldükten sonra timurun ülkesini terkederek Anadoluya gelip fikirlerini burada yaymaya başladı.Seyit Nesimi'nin Feyzullahtan sonra en çok etkilandiği kişi ise Halac-ı Mansur olmuştur.Hallac-ı Mansur'un enelhak cümlesini dilinden düşürmemiştir.Seyit Nesimi bir süre Anadolu da gezdikten sonra kendisinden yarım asır önce yaşamış olan mevlana ve Yunus Emre nin şiir ve yapıtlarını incelemişti