KARIŞIK

30 Nisan 2016 Cumartesi

Ökkeşiye Hazretleri Türbesi

 Ökkeşiye Hazretleri Türbesi..Gaziantep

Gaziantep’ten Adana’ya doğru karayoluyla giderken Sakçagözü’nü geçince, Nurdağı’na ulaşmadan yolun sol tarafında uzaklarda yeşilliklerle çevrili bir tepe görülür. İşte bu tepede Kahramanmaraş ve Gaziantep bölgesinde binlerce insana adını veren Ökkeş yahut Ökkeşiye Hazretleri yatmaktadır. Ökkeşiye Hazretleri sahabeden bir zat olup Gaziantep’in Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşen beş kişiden birisidir. Türbenin bulunduğu yere Ökkeşiye denmektedir. Türbe tam dağın tepesinde bulunmakta ve türbenin alt tarafındaki kuyularda ise birkaç metre derinlikte bol su bulunmaktadır.
Rivayetlerde anlatılanlardan, İslam inanışına göre Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü gören cennetliktir. Peygamberimiz veda hutbesinden sonra herkesle helalleşirken Ökkeşiye Hazretleri “ Ya Resulullah Uhud Savaşı’nda bana kırbaçla vurmuştunuz. Hakkımı ancak kısasla ödeşirim”der. Peygamberimiz (S.A.V), elindeki kırbacı Ökkeşiye Hazretlerine verir ve sırtına vurmasını söyler. Ökkeşiye Hz. ”Siz bana sırtım çıplak iken vurmuştunuz Ya Resulullah”der. Peygamber Efendimiz sırtını açar ve tam bu sırada Ökkeşiye Hz. Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü görür ve öper. Daha sonra ise “Kısastaki gayem bu idi Ya Resulullah. Yoksa sizde bir hakkım varsa anam sütü gibi helal olsun”der.
Erkek çocuğu olmayan karı kocalar ve daha değişik maksatları olanlar Ökkeşiye Hazretlerinin türbesini ziyaret ederler ve isteklerinin kabul edilmesi ve arzularına kavuşmak ümidiyle burada Allah’a niyazda bulunurlar. Ayrıca Allah rızası için kurban keserler. Böylece ziyaretten sonra doğan erkek çocuğa genel olarak Ökkeş adını verirler.

İbrahim-i Sânî TÜRBESİ İSLAHİYE

İbrahim-i Sânî TÜRBESİ
İSLAHİYE





Anadolu Aleviliği içerisinde yer alan Tahtacıların dedelerinin bağlı olduğu iki ocaktan birisi, İbrahim-i Sânî Baba hazretlerine aittir. İbrahim-i Sânî, İbrahim Baba veya Bölükbaşı diye halk arasında anılıyor. Ona "Bölükbaşı" dnmesi, asker olmasından kaynaklanıyor. Islahiye'nin 3 km. batısında Çerçili Köyü'nde Ziyaret mevkiinde İbrahim-i Sânî'nin türbesi bulunuyor. Köyü halkı, Sünni olup, türbenin bakımı, onarımı, ziyarete açık tutulma işini İbrahim Gürocak'ın çocukları Ali ve Mustafa yapıyor.

Türbe 1,5 dönüm kadar etrafı çevrili bir tepenin yamacında kurulu. Türbenin girişinde, yüzyıllara direnmiş bir çınar ağacı var. Çınarın gövdesindeki delikten, Hacı Bektaş'taki Deliktaş'ta olduğu gibi ziyaretçiler geçerlermiş. Şimdi dolgu ile kapanmış durumda. Çınar ağacının arkasında yeni yapılı iki katlı bir konuk evi; bahçede bir dut ağacı ile bir de badem ağacı var. Halk, üçünü de kutsal kabul ediyor. Dut ağacı, çınar kadar görkemli. Havanın elverişli olduğu mevsimlerde Pozantı, Mersin, Gaziantep, Antakya, Manisa, İskenderun, Aydın, Denizli yöresinden ziyaretçiler gelip, türbede kurbanlar kesiyorlar. Gürocak ailesinin yerleşik bulunduğu Kabaklar köyünden bir kısım insan, Manisa'ya göçmüşler. Manisa'da Kabaklar diye bir köy varmış. Türbe önünde, aşevi olarak kullanılan taş bir bina var. Türbe yaklaşık 8x8 metre ölçülerinde yeni yapılmış, üzeri betonla örtülü. Türbe etrafındaki mezarlar, "Ocakuşağı" denilen türbeye hizmet edenlere ait ve eski mezar örnekleriyle ilgili birkaç kabataştan başka yazılı hiçbir şey kalmamış. Türbeye 10 basamaklı bir merdivenle çıkılıyor. Mezar, yaklaşık 4 adım kadar kabataştan. Mezarda yazısız bir mezar taşı dikili; mezarın ayak ucunda cevher toprağı kuyusu; türbenin girişinde üç oluklu bol ve soğuk sulu bir çeşme var. Çeşme, betondan Pozantılı bir Tahtacı olan İbrahim Yöntem tarafından yaptırılmış. Türbeden 3 km. batıda Çerçili Köyü üzerinde Gözelindağı'nın doğu yamacında Solağın Pınarı civarında Kabaklar Köyü'nde İbrahim-i Sânî'nin torunları yaşıyor. Kabaklar Köyü, 2000 yılında 64 hane. İslahiye içinde Erenler Mahallesi'nde ağırlıklı olmak üzere, Kabaklar Köyü'nden, yaklaşık 100'ü aşkın hane oturuyor. Köyde "dede" olarak yalnız Gürocakları var. Islahiye içerisinde Başkan Ökkeş Kahraman etrafında Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Derneği'ni kurmuşlar, başkan türbeyle de ilgileniyor.

Köyde cemevi yok. Çok seyrek olarak aynı köyden dedelerle cem yapılıyor. Cemi, şu anda eski okulda yapıyorlar. Köyde, kendini "Tahtacı" diye tanımlayan hiçbir aile yok. Çaylaklılardan üç-beş ev, yıllarca önce gelmiş, ağaç işi bitince köyden ayrılmışlar. Tahtacı kızlarla evli olanları var. Çevrede Tahtacı yerleşim yeri yok.

SÖYLENCE:



İbrahim-i Sânî, Maraş'ta Alaaddin Paşa'nın Bölükpaşası imiş. Alaaddin Paşa, akşamları başucunda mum yaktırırmış. İbrahim-i Sânî'nin de kendiliğinden baş ve ayakucunda mum yanar, harelenirmiş. Askerin birisi, Alaaddin Paşa'ya İbrahim-i Sânî de senin gibi baş ve ayakucunda mum yaktırıyor, diye şikayet etmiş. Alaaddin Paşa bunun üzerine İbrahim-i Sânî'yi izletmiş. İbrahim-i Sânî'nin başında fes varmış. "O fesliyi yakalayın!" diye emir vermiş. Bir de bakmışlar ki, herkes fesli. Yakalayamamışlar. İbrahim-i Sânî kaçmayı sürdürürken, fesi düşmüş. Başı kabak kalmış. Askerler bu sefer "şu kabak başlıyı yakalayın" demişler. Bir de bakmışlar ki, herkesin başı kabak. Kimsede fes yok. Yine yakalamamışlar. İbrahim-i Sânî, oradan ayrılıp Islahiye Güzelcedağı'na geliyor ve orada geyik yaymaya başlıyor. Anası ve ablası yanına geliyor. Görüyorlar ki, o, bir geyik pişiriyor. Onlara "Bu geyiğin kemiğini kaybetmeyin" diyor. Anası ve ablası bundan şüpheleniyor. Kemiklerden birini saklıyor. İbrahim-i Sânî bir deriye kemikleri sarıyor. Bir dua okuyup, eliyle deriyi sıvazlıyor. Geyik yeniden canlanıyor. Ancak askıyor. Anası ve ablasına "bir kemik saklamışsın, bak geyik ondan aksıyor" diyor. Ve yöre halkı geyiklerin bundan aksadığını söylüyorlar.

İbrahim-i Sânî yaşadığı Gözelcedağı'ndan çamaşırlarını türbenin olduğu yere atarmış, orada bulunanlar orada yıkarlarmış. Halk arasında, Hacı Bektaş Veli'nin babası, bu İbrahim-i Sânî'dir diyorlar. Kabaklar Köyü'nün eski mezarlığının adı da Hacı Bektaş. Köy, 13. asırda kurulmuş. Islahiye'nin iki eski köyü Karaburçlu ve Kabaklar'mış.


Hacı Emirli

İbrahim-i Sânî Şehepli oymağından Hacı Emirli diye anılanların pir tanıdıkları insandır.

Islahiye'nin Kabaklar ve Çerçili köylerinde İbrahim-i Sânî'nin mezarından başka bir şey kalmamış gibidir.

Şehepli oymağı Hacı Emirli oymağına mensuptur. Aydın Reşadiye'deki ocakzâdelere "Hacı Emirli" adı verilir. İbrahim-i Sânî'nin soyunun İmam-ı Musa Kazım'dan geldiği şeklinde halk arasında bir söylence yaşamaktadır.

Yusuf Ziya Yörükân'ın kimi makalelerinin derlendiği Anadolu'da Aleviler ve Tahtacılar (Haz. Turhan Yörükân, 1998) adlı kitabında "Tahtacıların -Hacı Emirlileri kastederek- Harput taraflarında Safi Karyesi'nde oturduklarını anlıyoruz" ibarelerine rastlanmaktadır.

Gerek Ağaçerilerin Malatya-Elazığ arasında Minşer/Muşar kalesine hapsedilmeleri, gerekse bugünkü Akçadağ/Arga ilçesi yakınlarında yoğun yaşadıkları, Süryani tarihçi Ebu-l Ferec tarafından da doğrulanmaktadır. Yine bu kitaptan, Hacı Emirli'lerin İbrahim-i Sânî'ye; İbrahim-i Sânî'nin ise, Şah Ali Abbas Ocağı'na bağlı olduğunu öğreniyoruz. Yörükân, "bunların ananelerinde Şah Hudâbende geçer ve kendilerine verilen, aşiretlerini gösteren berat'ta Hatem-ül Enbiya Şah Ali Abbas mühürü vardır" diye yazar. Bu ocak da Şeyh Safi Ocağıdır.

Islahiye tapu kayıtlarında bunlar var diyorlar. Ancak araştırma zamanımız olmadı. Kahramanmaraş Güvercinlik Mevkii'nde yattığı söylenen İbrahim Baba'ya ait olduğu söylenen ve Islahiye Kabaklar Köyü girişinde Şıhlar'ın Peyi (şıhların evinin yıkıntısı) denilen yer var. Burası İbrahim Baba'ya aitmiş. Hacı Emirli'nin soyu burada otururmuş. Buradan Kabaklar Köyü'nün içine gelmişler. Oturdukları yere, "Şıhlar Mahallesi"; bu soydan gelenlere de "Gürocaklar" deniyor.

Bu ailenin dedeleri:

Mehmet Çelebioğlu
Selim Çelebi

Ali Çelebioğlu
İsmail Çelebi

Mustafa Çelebioğlu
Ökkeş

Nuri Çelebioğlu
Mustafa Çelebioğlu

Muharrem Çelebioğlu


Kabaklar köyünden Mehmet Kılınç konuşurken;

İbrahim Baba'da büyük bir ocak

Başına dikmişler kırmızı sancak

Derdimize derman o olur ancak

Varıp da yüzleri sürsek mi bilmem



Çerçili köyü de Kabaklar soyu

Aslını sorarsan evliya soyu

Üç oluktan akar şifalı suyu

İnip de şifayı bulsak mı bilmem 

diyor.

İbrahim-i Sânî'nin yine halkın söylentisine göre, kırmızı bir sancağı varmış. Bu sancak şimdi kayıp.

Türbe içerisinde iç duvarda solda bir kaşık işareti, yine iç duvarda sağda bir tava işareti ve mezarın ayak ucunun tam üzerinde üç nokta şeklinde üç ayak sembolize edilmiş. Kaz ayağının bir yorumu olabilir mi diye düşündürüyor. Türbeye girişte, tam karşı duvarda üç yuvarlak nokta var. Türbe giriş kapısı 160 cm yüksekliğinde.

Tahtacılar Ceyhan/Adana, Durhasan Dede Köyü'nde türbesi bulunan Durhasan Dede ile Gaziantep Islahiye ilçesi Çerçili köyünde türbesi bulunan İbrahim-i Sânî hazretlerini iki ocak başı olarak tanıyorlar. Aydınlılar diye bilinen Tahtacılar, İbrahim-i Sânî etrafında toplanmışlar. Hacı Emirli İbrahim-i Sânî, kısaca İbrahim Baba diye anılır. Anadolu Aleviliğinde, dolayısıyla Tahtacılarda "Pir" adı ocak kuran kimselere verilir. İbrahim-i Sânî'nin beratı, şeceresi ve vakfına ait kayıtların İzmir'in Bulgurca köyünde mürşit Halil Paşa'nın torunu İsmail Gerçek'in evinde olduğu, yöre halkınca söylenmektedir. Bu belgeyi, 80 yaşında ölen Islahiye Kabaklar Köyü'nden Ahmet Erdoğan tercüme etmiştir.

Bir Belgeden



Evrak-ı müsbiteler içerisinde İbrahim Baba'ya ait olduğu tahmin edilen eski, maciskül Arap yazılarıyla işlenmiş elde yapmış bir de resim mevcutmuş. Diğer bir evrak da sade Arabi ve Farisi yazıları ile yazılıdır. Başka bir evrakta Berati Alişen adı geçmektedir ve Türkçe yazılı yazılar mevcut olup, bunların tetkikinde bu zatın El Seydi Şıh İbrahim Baba Hatem-ül Enbiya Ali el Abbas tekke ve zaviyesinde çalıştığına; bilahare Maraş livası Güvercinlik nahiyesine gelip yerleştiğine; evrakı müsbitelere göre de kendisinin Şah Ali Abbas Hazretleri'nin Saip evladı olduğuna dair, işbu beratı Ali Sani olduğu ve onun altındaki iki tane basılı mühürde ise, "Hatemül Enbiya Şah Ali-el Abbas ve 115" rakamı yazılıdır. İbrahim-i Sânî Baba'nın Maraş livası etrafında beylik yapan Zülkadiroğulları ile arasında çıkan bir kavga neticesi şehit düştüğü ve şehit düştüğü yerin şimdiki tekkenin bulunduğu yer olduğu belirtiliyor.

Bu zatın bir isminin daha, halk arasında İbrahim Sânî, diğer söylentiye göre ise, İbrahim Bölükbaşı olduğu bilinmektedir. Yine beratta yazdığına göre İbrahim Baba'nın evladı bulunan El Seydi Şıh İsmail, türbedarlık yapmıştır. İsmail'in ölümünden sonra boş kalan türbedarlığa yine oğlu Hacı Emir bakmıştır. Daha sonra Hacı Emir evlatlarından Halil Paşa hem mürşid, hem de türbedarlık yapmıştır. Hicri 1241 (1825/26) tarihinde Aydın livasının Şer'i Mahkemesi'nden alınan bir ilama göre, şimdiki adıyla Islahiye bölgesinde, o zamanlar yaşayan aşiretlerden Şehguoğlu aşireti Esetli, Şehbal, Şadılı, Cürrenli ve Dava Seydoğlu aşiretleri İbrahim Baba'ya ikrar ve itaat etmişlerdir. Sonradan bu aşiretler arasında geçimsizlik yüzünden, bazı kargaşalıklar olmuş ve bu yüzden ismi geçen Halil Paşa'nın baba ve aileleri bazı aşiretlerle birlikte kısmen Ege bölgesine İzmir, Aydın ve Kızılcapınar mevkilerine yerleşmişlerdir. Halil Paşa'nın bir kısım ailesi ile adı geçen aşiretlerden bazıları Tekke civarına yerleşmişlerdir. Tekke, Islahiye'de Kabaklar Köyü yakınında Çerçili Köyü'ndedir. Hicri 1330 (1911/12) tarihinde Halil Paşa İzmir'den Islahiye'ye gelerek, elindeki kayıtlara göre, Şıh İbrahim Baba'nın torunu olduğuna dair mahkeme ilamı almıştır. Halil Paşa, Hacı Bektaş Veli Hazretleri'nin tarikatının bir kolu olan ve Hacı Emirli postu ve bayrağı namı altında mürşidlik yapmış ve tarikatın icabını yürütmüştür.

Islahiye'den Aydın Reşadiye'ye gidenler, burada uzunca bir süre ocaklık işlevini sürdürmüşlerdir. Ancak bu ocak, şimdi tamamıyle yok olmuştur. Islahiye Kabaklı köyündeki İbrahim-i Sânî Türbesi'ne ise, halkın ilgisi sürmektedir.

İbrahim-i Sânî'nin doğduğu söylenen Kabaklar Köyü'nde ve türbesinin bulunduğu Çerçili'de, Türkçe çok arı, duru bir şekilde kullanılmaktadır. Kabaklar Köyü'nde bazı çevre adlandırmaları, buna en güzel örnektir. Örneğin: Gözelindağı, İrelcikdağı, Almalı tepesi, Ağoluk, Karanlıca, Demirsi, Karaoğlan pınarı, Teke sivrisi, Yapraklı beli, Zalkaca çamı, Kurt ini, Tetiri, Sinekli Beli, Şahin Kayası, Kemre Pınarı, Güvercin pınarı, Kavkırt, Sığın bükü, Yakapınar, Küre gediği, Güzelce pınarı, İncirdere, Yasıkaya deresi, Çatın deresi, Börkenekli dere, Solakın pınarı, Başağaç, Onikiağaç, Karıncal Mazı, Sayacak, Üçocağın Pınarı gibi.

Köyün eski mezarlığına Hacı Bektaş deniliyor. Köyde tüm adlandırmalar ÖzTürkçe.
Kaynak Kişiler (K.K.)



K.K.: Mehmet Kılınç – Kabaklar Köyü/ Islahiye, 83 yaşında, evli, 9 çocuklu, okur-yazar, çiftçi.

K.K.: Ökkeş Gök – Kabaklar Köyü/Islahiye, 67 yaşında, evli, 10 çocuklu, okur-yazar, çiftçi.

K.K.: Ökkeş Kahraman –Kabaklar Köyü/Islahiye, 64 yaşında, evli,7 çocuklu, okur-yazar, emekli.

Peygamberlerin Kabirleri Nerede

Peygamberlerin Kabirleri Nerede






Hz. Adem (as) Mekke’de Mina veya Arafat’tadır.

Hz. Şit (as) Mekke’de Mina’da Hz. Adem’in kabri yanındadır.
Hz. İdris’in (as) kabri yoktur, zira o bedeni ile Cennettedir. Peygamberimiz (sav) Mirac’a çıkarken onu dördüncü kat semada görmüş ve kendisi ile konuşmuştur.
Hz. Nuh’un (as) kabri Musul’da veya Ağrı dağı çevresinde olduğu rivayet edilir.
Hz. Hud (as) Mekke’de vefat etmiştir. Kabri Kabe yanında Hicr mevkiindedir.
Hz. Sâlih (as) Mekke’de vefat etti ve kabri Kâbe çevresindedir.
Hz. İbrahim (as) hayatının sonunda Urfa’ya gelmiş ve orada vefat etmiştir.
Hz. Lût (as) Şam’da vefat ettiği rivayet edilir.
Hz. İsmail’in (as) kabri Mekke’de Kabe yanındaki Hatim mevkiindedir.
Hz. İshak (as) Küdüs yakınlarında vefat etmiştir, kabri meçhuldur.
Hz. Yâkub (as) Mısır’da vefat etmiştir.
Hz. Yusuf (as) Mısır’da vefat etmiş, Hz. Musa (as) onu Kudüs yakınındaki Halilu’r-Rahman kasabasına getirdiği rivayet edilir.
Hz. Eyyub (as) Urfa’da veya Şam’da olduğu rivayet edilir
Hz. Şuayb (as) Mekke’de Kâbe yakınlarında olduğu rivayet edilir.
Hz. Musa (as) Kudüs yakınında vefat etmiş ve kabri oradadır.
Hz. Harun (as) Tih Çölünde bir dağda vefat etmiştir ve kabri oradadır.
Hz. Yûşâ (as) İstanbul’da Yuşa tepesindedir.
Hz. Dâvud (as) Kudüs’te defnedilmiştir.
Hz. Süleyman (as) Kudüs’te defnedilmiştir
Hz. İlyas (as) Baalbek’de vefat etmiştir.
Hz. Elyâse (as) Kudüs çevresindedir.
Hz. Zülkifl (as) Bitlis’te defnedilmiştir.
Hz. Yunus (as) Ninova’da bulunmaktadır.
Hz. Zekeriye (as) Kudüs’te defnedilmiştir.
Hz. Yahya (as) Kudüs’te defnedilmiştir.
Hz. İsa (as) semavata alınmıştır Hz. Mehdi’ye uymak ve Şeriat-ı Muhammediye ile amel etmek için gökten nuzûl edecektir. Peygamberimiz (sav) Mirac’a çıkarken kendisi ile görüşmüş ve konuşmuştur.
Hz. Lokman’ın (as) kabri belli değildir.
Hz. Muhammed (as) ise Medine’de vefat etmiş ve Ravza-i Mutahhara’da medfundur.

iSMAİL SAMANİ TÜRBESİ

iSMAİL SAMANİ TÜRBESİ

BUHARA, ÖZBEKİSTAN


Orta Asya’da 9. ve 10.yylar… Değişik zamanlarmış… Sanatın ve ticaretin geliştiği, ilim-irfanın ilerlediği, kentlerin genişlediği ve artan ihtiyaca karşılık verebilmek amacıyla onlarca köşkün, kervansarayın, medresenin inşa edildiği bir dönemmiş. Mimarlar bütün hünerlerini özellikle mescit ve medreselerin yapımında gösteriyorlarmış. Coğrafi sınırlar da değişiyormuş, zaten dünya var olduğundan beri o sınırlar hiç rahat durmamışlardı ki…!

















Yine aynı dönemlerde, Orta Asya ve Doğu İran’da güçlü bir hükümdarlık kurulmaktaydı. Adlarını önderleri Saman Hüda’dan almaktaydılar ve Seferi egemenliğinin yıkılmasının ardından İran’da iktidarı ele geçiren ilk yerli yönetim olarak anılacaklardı… Topraklarını Horasan’dan Maveraünnehir’e kadar genişletmişlerdi ve egemenliklerini kabul ettirmek için Sasaniler’in devamıymış gibi davranıyorlardı. Pers-İran kültürünün etkilerini tüm Orta Asya’ya yaydılar ve İslam’ın bu coğrafyada kabul görmesinde büyük rol oynadılar. “Doğu Rönesansı” olarak adlandırılan görkemli kültürel gelişim onların döneminde başlamıştı. Bazı kaynaklar yine onların döneminde 200.000 Türk’ün İslamiyet’e geçtiğini söyler… Yüzyıldan biraz daha fazla süren saltanatları boyunca Buhara, Semerkant ve Herat gibi şehirleri başkentleri yaptılar.

Hikayemiz, Tacik milletinin de başlangıcı sayılan, bu önemli devletin liderlerinden İsmail Samani’nin Türbesi ile ilgili… Orta Asya topraklarını arşınlayan bütün modern gezginler, o coğrafyanın sanatı ve mimarisine özgü 4M kuralıyla ilgili olarak bilgilendirilirler; 4M yani; mescit, medrese, minare ve mozole… Mozole, yani bizim kültürümüzde emir ve velilerin anılarını canlı tutmak amacıyla kurulan anıtsal mezar, diğer bir adıyla türbe… İsmail Samani’nin türbesi gerçekten de Orta Asya’nın incilerindendir ve gerek yapım şekli, gerekse kullanılan malzemelerden ötürü kendi klasmanındaki mimari biçimin öncüsü olmuştur. Türbeler arasında bariz bir biçim farkı vardır, zira türbe; Arapça “üstü kubbe ile örtülü mezar”, Farsça “çatısı kubbe şeklinde olan yapı” anlamına gelmektedir. Oysa üzeri piramit ya da koni biçimli olanlarına “kümbet” denilmektedir. Bu bağlamda biçimsel olarak türbe “kubbeli kare”, kümbet ise “kulesel mezar” olarak adlandırılıyor. Kümbet, türbeye göre daha geç bir dönemde, 11. Ve 12. yy.larda gelişmeye başlıyor.
İsmail Samani Türbesi, kubbeli karenin en dikkat çekici örneği olmasının yanı sıra, Kubbetü’s Süleybiye’den sonra en eski türbedir. Dört yöndeki açıklıkları, zengin süslemeleri, küçük kubbecikleri, galerisi ile Sasani mimari geleneğini islamın işlevselliğiyle birleştirir. Kullanılan malzemenin de öneminden bahsetmiştik ki, önceleri tuğla veya taştan yapılan türbeler daha sonra yalnızca kesme taştan yapılmışlardır. İsmail Samani Türbesi tamamen tuğladan yapılmıştır. Demiştik ya yazımızın başında, 9. ve 10. Yylar değişik zamanlardı diye, işte o günlere kadar şehirler kurulurken binalar çamur ve pişmemiş topraktan inşa edilirken; yapıların hem görkemliliğini hem de ömrünü uzatmak adına “pişmiş topraktan” yapılan tuğlaların kullanımı da işte bu zamanlara rastlamış…

“Müslüman tuğla” olarak adlandırılan bu yapı malzemesi sarı çamurdan hazırlanarak özel kaplarda pişiriliyormuş. Bu tuğlalar bahsi geçen türbede üçerli diziler halinde kah dik, kah yatay, kah oyuk, kah kabartma, kah çaprazlama derken tam 18 değişik biçimde yerleştirilmiş ki bu çarpıcı özelliği yapıyı benzersiz kılmış! Üçerli dizilişinin metaforik bir anlamı var; zar, zan, zamin. Ne kadar da hoş… Zar, zan, zamin… Bir erkeğin sahip çıkması gereken üç şey… İyi düşün, iyi konuş, iyi iş yap; üç tuğlanın sırrı... Zar: altın, zan: kadın, zamin: toprak. Aynı zamanda giriş üzerindeki üçgen figür Zerdüştilik zamanına yapılan bir atıftır ki, transisyon (geçiş) mimarinin en güzel yönlerinden bir tanesidir… Hani o ünlü soru vardır ya; ”Hangisi daha güç? Yeni bir inancı kabul etmek mi, eskisinden sıyrılmak mı?” Sanki tüm transisyon mimari örnekleri kendi içlerinde bu soruyu sormaktadırlar…

Derler ki; Buhara’da yeraltı suları çok güçlüdür, o yüzdendir ki mimarı, yapının tabanı sağlam olsun diye gül suyu ve kamış külü koymuştur temele. Kalınlığı 180 cm’yi bulan  duvarı örülürken de harcına deve sütü ve yumurta akı katmıştır… İyi ki de öyle yapmıştır… Zira tam on bir yüzyıldır ne insanlar geçmiştir Buhara’dan, ne gözler hayranlıkla parlamıştır bu sıra dışı yapının karşısında!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

BABA CAFER ..İSATNBUL..ZİNDAN HAN

BABA CAFER ..İSATNBUL..ZİNDAN HAN
Bir zamanlar İstanbul’un en meşhur ziyaretgâhlarından biri idi. Halen uzak yakın demeden bu mekanda medfun olan mübarek zatları ziyarete gelenler var. Kaynaklarda “Baba Cafer, Seyyîd Baba Cafer,  Cafer-i Ensârî,  Cafer-i Sâdık” gibi isimlerle anılmıştır. Baba Cafer hakkındaki rivayetlerin kaynağı Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sidir. İmam-ı Hüseyin(r.a.) soyundan olup Abbasi halifelerindenHarunü’r-Reşid döneminde (786-809) Şeyh Maksud ile birlikte elçilik vazifesiyle Bizans’a gönderilmiştir. Baba Cafer ve Şeyh Maksud, Bizans İmparatoru I.Nikeforos tarafından kabul edilmişlerdir. O sırada Bizanslılarla Müslümanlar arasında bir çatışma çıkmış, çok sayıda Müslüman öldürülmüş ve cesetleri de meydanda bırakılmıştı. İmparatorla görüşme sırasında bunun hesabını sormak isteyen Seyyid Baba Cafer, bugün mezarının bulunduğu yerin yanındaki zindana hapsedilir ve daha sonra da zehirlenerek şehid edilir.Zindan Han, Baba Ali kabri
Önce şâhid, sonra şehid
Burada medfun olanlardan bir diğeri de Muhtedi Alî Efendi, Baba Alî, Çoban Alî Dede, Zindancı Alî Baba isimleri ile yad edilen bir zattır. Baba Ali, zindanda bulunduğu sırada Baba Cafer’in kerametlerine şahid olmuş ve akabinde Müslüman olarak Ali ismini almıştır. Vaziyete sinirlenen Bizans İmparatoru, Baba Cafer ile birlikte Ali Baba’yı da öldürtmüş ve aynı yere defnettirmiştir. Evliya Çelebi’nin rivayetlerini bazı bilgiler ekleyerek Mecmuâ-i Tevârih adlı eserinde tekrar eden Hafız Hüseyin Ayvansarayi,Hayri adlı bir şairin Baba Cafer menakıbını manzum bir hale getirdiğini belirterek yirmi sekiz beyitten oluşan manzumeyi de kaydetmiştir.
Kara Zindan
Eski İstanbul Ticaret Odası ile Galata köprüsü arasındaki Ha­liç kıyısında yüksekce bina... Evet burası “Baba Cafer Zindanı”.  Baba Cafer'in türbesinin üst kısmında bulunan hapishaneye bu ad verilmiş. Vaktiyle bu­raya sivil ve bazen de asker, özellikle yeniçeri zümresinden katil, hırsız, borç ve zina hükümlüleri gibi âdi suçlular hapsedilirmiş.
Türbedar Abdurrauf Samedani
Zindan  Han’ı biraz geçtikten sonra, Ahi Çelebi Cami’nin hemen yanında küçücük bir türbe göze çarpmaktadır. Sonradan inşa edilen türbede Şeyh Seyyid Abdurrauf Samedani medfundur. Rivayete göre Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) soyundan, Seyyid Baba Cafer’in evladlarındandır. Dedesi Seyyid Baba Cafer’in Zindan Kapısı dahilinde defnedilmiş olduğunu bildiği için Fatih Sultan Mehmed Han ile Edirne’den üçbin müridi ile gelip aman vermeyerek zindan içinde medfun bulunan dedesi Baba Cafer’in kabrini ziyaret etmiştir. Kendi yeşil tacını Baba Cafer Hazretlerinin mübarek başı yerine koymuştur. İstanbul şehrinin fethinden sonra da yetmiş sene kadar Baba Cafer türbesinde türbedarlık vazifesini ifa etmiştir. Şeyh Abdurrauf Samedani Hazretleri vefat ettiği zaman Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Sultan Bayezid-i Veli onun ruhu için bütün zindanda olanları serbest bıraktırdı. Şeyhin cenazesine bizzat padişah Sultan II.Bayezid da katılmıştır. Türbede, Abdurrauf Samedani’nin yanı sıra Bekri Mustafa’nın da  kabri bulunmaktadır.

Gür-i Emir türbesi

 Gür-i Emir türbesi...Özbekistan

Özbekistan’ın incisi olan Gür-i Emir türbesi

Özbekistan’ın incisi olan Gür-i Emir türbesi 500 yıllık küsür tarihi, mistik efsaneler ve eski rivayetlere bürünmüş. 


Semerkant’ın tarihi kesiminde Gür-i Emir türbesinin mavi kubbesi artık 500 küsür yıl yükselmekte. Türbe, Timurlu hanedanının kurucusu Amir Timur’un mezarıdır.
Amir Timur, Orta Asya topraklarında en güçlü imparatorluklardan birini meydana getirdi. Semerkant’a saldıran Moğol Hanına hizmete girdikten sonra o, çok geçmeden illerden birinin hükümdarı oldu, patronunun ölümünden sonra “büyük emir” seçildi. Timurlu imparatorluğunun ticari, kültürel ve manevi hayatının merkezi olan Semerkant’ı devletinin başkenti ilan etti.
Büyük Timur’un gücü sonsuzdu. Yenilgi nedir hiç bilmezdi. Rakiplerin ordularını kolay kırıyor ve imparatorluktaki ayaklanmaları hiç güçlük çekmeden bastırıyordu. Mülkiyetini genişletmek arzusuyla İran’a daldı, Ermenistan, Gürcistan, Hindistan, Suriye ve Türkiye’ye vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, muharebelerden birini o kazanamadı. Çin seferi sırasında Otrar kentinde (şimdiki Kazakistan topraklarında) hastalıktan gözlerini hayata yumdu. Başbuğ, torun ve oğlunun artık gömülmüş oldukları türbede, memleketinde toprağa verildi. Bu muhteşem yapıyı kurmaya Timur 1403’te başladı. O zaman, daha sonraları, gök mavisi kubbeyle sonuçlanan sekizgen prizmanın temeli atılmıştı. Birkaç yıl sonra Emirin kendi mirasçısı için kurmakta olduğu türbede kendisi de toprağa verildi. Başbuğun kişiliğine eşlik eden sayıca çok efsanelerden birinde Gür-i Emir türbesinde onunla birlikte savaş ruhunun da toprağa verildiği söyleniyor. Timur’un tozunu rahatsız etmeye çalışan kimsenin bu savaş ruhunu ortaya çıkaracağı iddia ediliyor. Davet edilmeyen konuklar için uyarı, türbe taşında yızılı. Arapça uzmanı Ahmedhan Abdulatipov anlatıyor.
Yazıda şöyle denir:” Hepimiz faniyiz. Zaman gelir biz de gideriz. Bizden önce büyükler olmuş, bizden sonra da olacaklar. Kimileriyse gururlanarak bir başkası üzerinde yükselirse veya ataların tozunu rahatsız ederse, kendisini en korkunç ceza bulsun”.
Timur’un lanetine rağmen, belki de sayesinde, türbeye sızmak istiyenlerin sayısı az değildi. Gür-i Emir ile bağlı sayısız efsanelerden birinde, NadirŞah’ın emir türbesinden yeşim taşını almasından sonra 18.yüzyılda İran’ı yıkan korkunç depremden söz ediliyor. Haziran 1941’de yer alan son misyon ise bu miti daha da sağlamlaştırdı. O zaman Sovyet bilim adamları, mezarı açar açmaz, Sovyetler Birliğine faşist Almanya’nın saldırısına ilişkin radyodan haber aldı.
Halihazırda yeraltı makberesi ziyaretçiler için kapalı. Hükümdarın anısına saygı göstermek ve emirin sırrına Hindistan’daki Taj Mahal mozolesinin prototipi olduğu söylenen mozolesinde dokunmak olasıdır.
Tamamını oku: http://tr.sputniknews.com/turkish.ruvr.ru/2014_03_26/Ozbekistanin-indjesi-Gur-Emir/

Hintli Baba Türbesi

Hintli Baba Türbesi..diyarbakır


1316/1898 tarihli Salnâme-i Diyarbekir’de, Diyarekir'de kabri bulunan peygamber, sahâbe ve evliyâya ait türbelerin anlatıldığı kısımda eizze-i kirâmdan Hindî Baba Hazretlerinin Aynızülal mevkiinde medfûn olduğu belirtilmektedir. Hintlî Baba’nın medfûn olduğu Aynızülal mevkii, bugün Sur İlçesi İnönü Caddesi’nde, Çift Kapı ile Tek Kapı arasında, Postane binasının karşısına tekabül etmektedir. 
Ermiş bir zat olduğu kabul edilen Hindî Baba’nın Hindistan’dan geldiği, Diyarbekir'e yerleşip uzun süre ayakkabı tamirciliği yaptığı ve ölümünden sonra da Çift Kapı yakınındaki bugünkü yerine defnedildiği aktarılmaktadır. Günümüzde Hintli Baba’nın kabri demir parmaklıklarla çevrilidir.

Hazırlayan: Selim Kaplan   http://www.facebook.com/D.Bekirim