KARIŞIK

27 Mayıs 2016 Cuma

Yıldırım Beyazıt Türbesi

Yıldırım Beyazıt Türbesi




Sultan Yıldırım Beyazıt’ın (1360-1403) türbesi,Yıldırım semtinde,Yıldırım Camisi’nin önündeki setin altındadır.Yıldırım Beyazıt külliyesinin bir bölümünü oluşturan türbeyi padişahın oğlu Süleyman Çelebi yaptırmıştır.Yıldırım Beyazıt öldüğü zaman geçici olarak Akşehir’de Şeyh Mahmud Hayrani Türbesine gömülmüştür. Sonradan oğlu, babasının cesedini Bursa’ya getirmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Bursa’yı kuşatmasında Yıldırım’ın sandukasını açarak kemiklerini yaktığı söylenmektedir. Türbe üzerinde nesih yazı ile 0.60x1.20 m. boyunda kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabenin Türkçesi şöyledir: “Bu cennet bahçesi Murad oğlu Said, merhum makfur Bayezid Han’a aittir. Onu büyük padişah, Arap ve Acem meliklerinin efendisi Bayezid oğlu Süleyman yaptırdı. Allah mülkünü daim etsin. 809 h. Senesi Muharremi Bu mübarek imaretin yapılması zaif kul Hüseyin oğlu Ali’nin eli ile oldu. Allah ikisini de affetsin 809 h. senesi Rabiul’ahir (Ekim 1406)”. Türbenin mimarı Ali Bin Hüseyin’dir.Türbe 10.50x10.50 m. ölçüsünde kare planlı olup, üzeri sekizgen bir kasnağa oturmuş bir kubbe ile örtülmüştür. İçeride yuvarlak bir mihrap, ortada Yıldırım Beyazıt’ın yanında oğulları İsa Çelebi (1379-1479) eşi ve ayak ucunda kim oldukları bilinmeyen iki sanduka vardır. Türbe 1855 depreminde yıkılmış 1649, 1669, 1828 ve 1878 yıllarında onarılmıştır. 

MEVLANA..MUHAMMED CELALEDDİN TÜRBESİ..

MEVLANA..MUHAMMED CELALEDDİN TÜRBESİ..














Asil adi Muhammed Celaleddin olan Mevlana´nin mahlasi Rumi´dir. Daha cok, lakabi olan Mevlana ile anilir. Kaynaklar onu Ulu Hunkar veya Hunkar Mevlana diye de anmaktadir.
Celaleddin Rumi 30 Eylul 1207´de Belh´te dogdu. Kaynaklara gore annesi Mumine Hatun, Harzemsahlardan Alaeddin Muhammed´in kizidir. Mumine Hatun Konya Karaman´da Mader-i Sultan denen cami dergahta yatmaktadir. Mevlana´nin anne tarafindan Halife Ebubekir soyundan geldigi yolundaki rivayet tarikat erbabinin sikca basvurduklari uydurmalardan biridir. Bu iddianin tutarsizligi buyuk arastirmaci Golpinarli tarafindan Mevlana´yi anlatan hemen tum eserlerde gosterilmistir. Rumi´nin babasi, devrinin unlu bilginlerinden biri olan ve Sultanul Ulema diye anilan Huseyin oglu Bahaeddin Veled´dir.
Kaynaklara gore, Bahaeddin Veled, Mogollarin Belh´i istilasi uzerine buradan ayrilmis ve kesin olarak bilemedigi bir yol izleyerek Konya´ya gelip yerlesmistir.
Sultanul Ulema ailesinin Belh´ten ayrilisi sirasinda Mevlana´nin 5 yaslarinda oldugu yolundaki Eflaki kaydi kesinlikle yanlistir. Mevlana bu goc sirasinda 20 yaslarinda bir insandi. Nitekim goc yolunda Nisabur´da buyuk sufi Feriduddin Attar´la gorusen Bahaeddin Veled ailesinin genc ogullarina Attar, eseri Esrar-name´yi vermistir. Yine goc yolunda, Larende´de Mevlana, Semerkandli Hoca Lala´nin kizi Gevher Hatun´la evlendi. Rumi´nin ogullari Sultan Veled ve Alaeddin Celebi bu hanimdan dogmustur.
Bahaeddin Veled Konya´da halka verdigi vaazlarla buyuk bir une kavusmustur. Selcuklu sultani Alaeddin Keykubat´in lalasi tarafindan Bahaeddin Veled icin Medrese-i Hudavendigar adli buyuk bir medrese de yaptirilmistir.
Bahaeddin Veled´in olumu uzerine onun bilgi ve aydinlik mirasini temsil etme gorevini oglu Celaleddin ustlendi. Bahaeddin Veled´in ilim ve kemalinden yararlananlar Mevlana´nin cevresinde toplanmislardi. Olumunden kisa bir sure sonra, ogrencilerinden unlu sufi bilgin Burhaneddin Muhakkik Tirmizi´nin Konya´ya geldigini goruyoruz.
Burhaneddin, hocasi Sultanul Ulema ile bulusmak uzere geldigi Konya´da onun yerini alan Mevlana ile karsilasti ve hocasindan feyz almaya fevam yerine Mevlana´ya feyz vermeye basladi.
Seyyid Burhaneddin, entellektuel-kitabi bilgilere teslim olmus gorunen Mevlana´da ilk mistik ilgiyi uyandiran kisi olmustur. Burhaneddin, Mevlana ile 10 yila yakin bir sure mesgul oldu. Mevlana´nin Halep ve Sam´da tahsil gormesinin de Burhaneddin´in tesvikiyle oldugu anlasiliyor.
Tirmizli Seyyid, Mevlana´yi, bur sure sonra bir ask tufani gibi Konya´yi saracak olan Tebrizli Sems´in gelisine hazirlamis ve Sems Konya´ya gelmeden bu kenti terkedip Kayseri´ye gocmustu.
Maarif adli eserinden buyuk bir bilgi ve ask eri oldugunu anladigimiz Seyyid Muhakkik´in olumu Mevlana´yi cok etkiledi.
Olumunu duyunca kalkip Kayseri´ye gitti ve hocasinin biraktigi kitaplari da alarak geri dondu. Burhaneddin´in olumu uzerine, onun baglilari da Mevlana´nin cevresinde kumelendiler ve Mevlana daha buyuk bir halkaya hitap etmeye basladi. Mevlana, cevresinden buyuk itibar goren bircok baglisi bulunan bir din bilgini olarak yasayip giderken onun hayatini alt ust eden bir garip adam geldi Konya´ya: Tebrizli Sems. Hicbir yerde mekan tutmadigi icin durmadan dolasan Sems (Sems-i Perende) diye anilan bu zatin derin bir tasavvuf eri oldugu eseri Makalat´tan anlasiliyor. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil, devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil, devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir.
Bir kayitsizlik, bir ozgurluk, bir ask ve sonsuzluk devidir Sems. Ve sonunda temsil ettigi bu degerlerin onurunu hakkiyla tasidigini, sehit olarak ispatlamistir. Iste bu Sems birden Konya´da goruluyor. Tarih h. 642, m. 1244´tur. Geliyor ve Mevlana ile tanisiyor. Bu sufi zat ile tanismasidir ki Mevlana´nin hayatinda bir kiyamet olayi kadar buyuk etki yapti ve Celaleddin´in hayat seyri ve dunya gorusu yeni bir yon kazandi. Gercekten de, Semseddin Muhammed adli bu Tebrizli Allah asikinin Mevlana´ya dost olmasiyladir ki insanlik tarihi olumsuz bir sonsuzluk erinin dogumuna gebe olmaya baslamis ve bur sure sonra da Mesnevi adli abide eser vucut bulmustur.
Tasavvufa ilgisi muhakkak olmakla birlikte yine de siradan bir din adami olarak yasayan Celaleddin, Sems´le karsilastiktan sonra benlik denizini sinirlayan duvarlari parcalamis ve caglara sigmayan bir ask ve iman okyanusu halinde akmaya baslamistir. Sems´in Konya´ya gelisinde Mevlana ile karsilasmasi rahmetli Golpinarli´nin kaleminden su sekilde verilmektedir:
“Sems Konya´ya gelince, dogruca bir hana, Pirincciler veya Sekerciler hanina indi. Semseddin, Handa bir sedire, Sems´in tam karsisina oturdu. Bir sure sonra konusmaya basladilar:
Sems- Muhammed mi buyuktur, Beyazid Bistami mi? Mevlana- Bu nasil soru? Elbette Muhammed buyuktur?
Sems- Iyi ama, Muhammed: “Kalbim paslanir da bu yuzden Rab´ime gunde yetmis kez istigfar ederim.” diyor. Halbuki Bayezid: “Kendimi noksan sifatlardan tenzih ederim. Zuhurum ne kadar da buyuktur.” diyor. Ve; “Cubbemin icinde Allah´tan baska bir sey yok.” diye de ilave ediyor. Buna ne dersin?”
Mevlana- Hz. Muhammed her gun yetmis makam asiyordu. Her makam ve mertebeye vardiginda bir onceki makamdan istigfar ediyordu. Bayezid ise, bir tek makamda kaldi ve bu makamin en yuce makam oldugunu sanarak oyle konustu…
Mevlana´nin bu sozlerini dinleyen Sems, karsisindaki adamin imtihanini basari ile verdigine hukmediyor ve handan birlikte cikip Mevlana´nin dostlarindan biri olan kuyumcu Selahaddin´in evinde tam alti ay Halvete cekiliyorlar. Iste, Mevlana´nin benlik dunyasi bu sekilde yepyeni bir tufana maruz kaliyor ve eski hayati tamamen degisiyor. Mevlana, benliginde bu essiz degismeye vucut veren Allah adamini ve onunla tanismasinin yarattigi inkilabi su misralarla dile getirmistir:
“Kiyasa sigmayan guzelliginin bir zerresi gorununce butun guzellerin guzellikleri bitti, yandi… Dogu olsam, Bati olsam, goklere ciksam senden bir iz bulamadikca ebedi hayattan bir iz yok bana. Ulkenin zahidiyim, kursuye sahiptim. Gonul kazasi, sana karsi ellerini oksamaktan ote bir sey yapamayan bir asik haline getirdi beni…”
“Deftere duskundum. Edip ve bilginlerin ust yanina otururdum. Ilahi ask sarabinin sunucusu olan zati gorunce sarhos oldum, kalemleri kirdim. Gayret gozyaslariyla abdest aldim da namazimda kiblem sevgilinin yuzu oldu. Senden baska basim varsa yok olsun. Sensiz yasarsam varligimi yak. Kabe´de de sevgilim sensin, kilisede de…”
“Askimin atesleri Ars´i da gecti, fersi de. Bu ates icinde Semseddin´in yuzunu gizleyemiyorum…”
“Tebrizli Sems din seyhidir. Alemlerin rabbinin manalar denizidir. Can deryasidir… Gercege ulasmak icin onun etegine yapismak gerekir… Mevlana, golgesiz bir gunes oldugu halde Sems´in cevresinde donup dolasmadadir. Sems onu isigin icine almis, aydinliga bogmustur.”
Bu karsilasma, Mevlana ile Sems´i iki asik gibi birbirine baglamis ve Mevlana´yi hem eski hayatindan hem de eski dostlarindan koparmistir. Celaleddin artik tum zamanini Sems ile gecirmektedir. Bu surekli beraberlik, Mevlana´nin ihmale ugrayan eski dostlari tarafindan kiskanclikla karsilanacak ve Sems´e komplolar duzenlenecektir. Mevlana´nin cevresi dusunmektedir ki Sems Konya´dan giderse Mevlana eski haline doner. Oysa ki, bu asla olmamis, Sems´in Konya´dan bir sure uzaklasmasi Mevlana´yi iyice divaneye cevirmistir.
Dedikodular yuzunden Konya´yi 1246´da terkeden Sems, 1247´de tekrar bu kente geldi. Mevlana sevincten ucuyordu. Ne yazik ki, Sems´in basi bu kez cok daha ciddi bir sebepten derde girmisti. Bu da Mevlana´nin evlatligi Kimya Hatun´du. Sems, Kimya Hatun´la evlenmisti. Oysaki, Mevlana´nin oglu Alaeddin´in de bu kizda gonlu vardi. Mevlana bu gonul meselesinde sirdasi Sems´in tarafini tutmustu. Kimya Hatun, evlenmesinden kisa bir sure sonra oldu. Fakat o kisa sure icinde Alaeddin´le Sems´in arasi iyiden iyiye acilmisti. Alaeddin, Mevlana´yi gormeye geldigi zamanlarda inadina Kimya Hatun´un ikamet ettigi sofanin yanindan gecerdi. Sems onu, buradan gecmemesi icin uyarmak ihtiyacini duymustu. Bu uyarma, fesatcilar tarafindan Alaeddin´i cileden cikarmak icin kullanildi. Oyle ya, Sems hem sevdigi kizi almisti hem de kendi evinde Alaeddin´e hukmediyordu.
Mevlana ile Şems´in dostluğunu başından beri kiskananlar bu Kimya Hatun olayini da kullanarak Alaeddin ve yakinlarini Sems aleyhine iyice kiskirttilar. Nihayet Sems, 1247 yili Aralik ayinin 5. gunu, bir komplo ile olduruldu.
Sems´in olduruldugu, Mevlana´dan uzun sure saklanmistir. Halk arasinda dolasan soylentilere ise Mevlana bir turlu inanmak istememistir. Olayin Mevlana´dan gizli tutulmasi yuzundendir ki, ne Sultan Veled´in eserinde ne de Sipehsalar´da Sems´in oldurulusune yer verilmez.
Mevlana, Sems´in yine Sam´a gittigini dusunmus ve onu hep oralarda arayip aratmistir. Nihayet durumu ogrenen Mevlana bu ezel dostundan surekli ayrilmis olmanin acisini icli misralarla dile getirmeye baslamistir:
“Sevgili, o gariplik yurdunda neden bunca zamandir eglesip kaldin, bu gurbetten don, gel gene, niceye dek bu pismanlik? Yuzlerce mektup yolladim, yuzlerce yol gosterdim. Ya yolu bilmiyorsun, ya mektubu okumuyorsun. Gel gene, o hapishanede senin kadrini kimse bilmez. Tas yureklilerle oturma, sen nihayet bu madenin gevherisin. Ey gonulden, candan kurtulan, ey gonulden ve candan el yikayan, ey cihan tuzagindan azad olan, gene gel, sen dostlardansin.” “Bu mahallede bir rint, bizim halkamizdan kacip kayboldu. Bu mahallede de birisi ansizin ondan bir iz buldu. Bakin da izini gorun, bu, onun kanlarla bulanmis elbisesi. Bir zamandir onu araya-araya yandik. Gece-gunduz elbisemizi yirtarak onu aramaktayiz. Butun kanlar, eskiyince kararir, kurur. Fakat asiklarin kani ebedi olarak yeniden-yeniye gonulden cosup akar.
Asiklarin kani eskimez, daima tazedir. Kan da taze olunca kime aitse bilinir. Bu eski bir kan davasi diye gecistirme. Asiklarin kani, dunyada ne uyumustur, ne de uyuyup unutulur… Sen de boyle oldurulursen ebedi hayata ulasirsin. Bu cesit oldurulenin canindan Tebriz´e selamimi, kullugumu ulastir.”
“Birisi, Hoca Senai oldu dedi. Olum, boyle bir ere kucuk bir is degil. Saman degil ki yelle uctu diyelim. Su degildi ki kis yuzunden dondu farzedelim. Tarak degil ki, bir telden kirilsin. Tohum degildi ki yer onu sikip kurutsun. O, bu yeryuzunde bir altin madeniydi ki, iki cihani da bir arpaya sayardi. Topraktan yaratilan bedenini topraga atti, akla mensup canini goklere cikardi. Halkin bilmedigi ikinci cani, bunu da sasirtmak icin soyluyorum ya, canana teslim etti. Saf sarap, tortuyla karismisti, kupun agzi acikti, tortudan ayrildi.”
“Yaziklar olsun ey sevgili, aramzidan gittin. Bircok dertlerle, hasretlerle ayrildin. Dostlarin, beraber dusup kalkanlarin haklasindan topraklar icine gttin, karincalara, yilanlara karistin. Ne oldu o nukteler, ne oldu o guzel sozler? Ne oldu elimizi tutan el, ne oldu gul bahcelerine giden ayak? Latiftin, guzeldin, insanlari kendine kul ederdin. Simdi insanlari yiyen toprak icine gittin ha? Nereye gittin ki, izinin tozu bile belirmiyor? Bu sefer gittigin yol ne de kanli yol… Ey yuzlerce gul bahcesinin cani, neden yaseminden gizlendin? Ey canimin canina can olan, neden benden gizlendin?… Ey Sems, bir Yusuf gibi kuyuya gittin! Ey abu hayat, ipten de gizli kaldin.” diyen Mevlana sirdasinin oldurulup kuyuya atildigini nihayet ogrenmis oldugunu da kulagimiza ufler. Mevlana, Sems´in oldurulusunde bir numarali rolu oynadigindan emin oldugu icindir ki, oglu Alaeddin Celebi´nin cenaze namazina bile katilmamistir.
Sems´in olumunden sonra Mevlana, Konyali kuyumcu ve Allah dostu Selahaddin´i sirdas edindi. 10 yil gibi bir zaman sonra Selahaddin de oldu ve Mevlana, sirdasligini Celebi Husameddin adli sufi ile surdurdu. Bu sure zarfinda, insanlik tarihinin en buyuk mirasi arasina girmis bulunan Mesnevi vucuda gelmis bulunuyordu. Mevlana Celaleddin, 1273´te oldu.
“Ben o padisah degilim ki, tahttan inip tabuta binerek yokluga geceyim; benim fermanimin ustune “sonsuzluk” damgasi vurulmustur.” diyerek caglarustu bir gonul saltanati kurdugunu ifadeye koyan Mevlana “olum” denen degisimin kendisini yokluga gommedigini ilan etmekte ve sonsuzluk yolcularinin gonul kulagina sunu fisildamaktadir: “Olumunuzden sonra bizim mezarimizi toprakta arama. Bizim mezarimiz, Hak erlerinin gonullerindedir.”
Mevlana´yi bizzat kendisinden dinleyebilir mmiyiz? Bu sorunun cevabi “evet” tir. Gercekten de Mevlana, misyonundan zevklerine, metodundan cektigi istiraplara kadar kendine iliskin her konudan acikca sozeden, okuyucularina bilgi veren bir sair- dusunurdur. Onun, kendisini anlatan beyanlari ayri bir etude malzeme olacak kadar coktur.
“Herkes bastan sona gelir, bizse sondan basa gideriz.” (DK. 5/289) diyen Ulu Hunkar varlik ve insana ulasilabilecek son noktadan, Allah´tan baktigini soylemektedir. Esasen Allah adami, esya ve insana Allah´in gozuyle bakan adamdir. Boyle bir bakisin sahibi olan gozdur ki insana, zamanustu olani, evrensel-kozmik olani duyurur. “Benim butun feryatlarim benden degil, O´ndandir.”(DK, 7/102) diyen Rumi boyle bir bakis kudretini el ileri anlamda tasidigini ilan eder.
Anilan bu kudret, benligin yuzunu sonsuza cevirir ve benlik, sekliyle bu alemde, ozuyle yukari alemlerde seyreden bir varlik-vareden arasi kopru olur. “Topraktakiler esere yuz cevirdiler; ben esirdenim, esere yuz tutmam.” (DK. 7/538) diyen Mevlana eserin yani yaratilanin bagrindan ayagini kurtarmis olmayi insanin esas dogumu olarak gorur. Sonsuzluk eri, butun kainati bir tur rahim gibi kullanarak oradan Yaratici suurun sonsuz hurriyet iklimine dogabilen ruhtur. Rumi bu ruhlardan biridir. Diyor ki: “Ilk dogusum gecti gitti; bu solukta asktan dogmusum; ben, kendimden de fazlayim artik, ikinci kez dogmusum ben.” (DK. 7/102)
Elbetteki bu ikinci dogum, bu sonsuz hurriyet alanina gecis bedava olmamistir Rumi icin. Hayat, bedavadan bir cok sey verir ama, sonsuzluk asla bedavadan verilmez. Mevlana, hem kendi erisinin motor gucunu tanitmak hem de sonsuzluk yolcularina ders vermek uzere soyle konusur: “Omrumun ozeti su uc sozden ibarettir: “Hamdim, pistim, yandim.” Bu eris sancisi, bu varolus cilesi insani su bahtiyarliga ulastirir: “Nice can Isa´sina ait nice gizli sozleri, esegin gonlune, kulagina zorla soktum.” (DK. 5/69) Esegin, Mevlana diliyle igretiye boyun egmis birey veya toplumun sembol adi oldugunu hatirlatalim.
Bu esek istiaresi Mevlana´nin bir cok tespiti gibi Kur´an kaynaklidir. Muddesir Suresi 48-55. ayetler, Kur´an´i arkalarina atip ondan kacanlari, onu anlamaya yanasmayanlari arslandan urkup kacan esek surusune benzetmektedir. Bu bir anlamda vahyin insana sundugu sonsuzluk nimetine sirt cevirmektir. Ve sonsuzluga sirt cevirenler, esek surusudur.
Kur´an´in bu perspektifi Mevlana´nin butun eserlerinde birey ve toplum bazinda aynen korunmustur. Mevlana insanin igreti, hayvan yanini idafe eden emmare nefsi de esek diye anar ve der ki, sonsuzluk yolunu bilmiyorsan esegin tersine yuru; yol oldur. Sonsuzluk eri, esegin kulagina birseyler sokabilmek gibi essiz bir hunere ulasir ama, unutmamak gerekir ki bu hunerin korunmadi esegin deger verdigi seylere yenik dusmemekle mumkundur. Mevlana kendisinin belirgin niteliklerinden birini de esegin deger verdigi hereyi degersiz gormek, elinin tersiyle itmek olark tanitir. Soyle diyor: “Su asagilik buyucu kari, su dunya, madem ki yok olup gidecek bir gun; tahtini, bahtini, hazinelerini bana bagislasalar ne olur ki?…” (DK. 3/447)
Bu suur, sonsuzluk erini esek surusu (deyim kendisinindir) yani kalabalik icinde yalniz, anlasilmaz, garip, hatta perisan kalma noktasina getirebilir. Ve Rumi bu noktaya gelmistir. “Gumusum-altinim olsaydi, esim-dostum az mi olurdu hic?” (DK. 6/109) diyerek bunu duyuran Rumi, dis gorunusuyle bir dusukluk manzarasi arzeden bu keyfiyetin esasta bir saltanat olduguna dikkat ceker. Bu saltanat ozgurluk-bagimsizlik saltanatidir. Bir kozmik azadelik saltanitidir bu… “Benim isiklarla, nimetlerle dolu binlerce dunyam var; a asagilik ekmekci, sen bana ne naz edersin ki?…” (DK. 3/214) diyen Mevlana, esek surusunun mide ve bagirsaktan gelen gururlarinin nasil bir rezillik ve sefillik sergiledigini ifadeye koyar. Ve devam eder: “Degil mi ki gonul mutfaginda yemekler tabak tabak; peki ne diye asagilik kisilerin mutfagina kase tutacakmisiz?” (DK. 7/339)
Esek surusunun degerleriyle beslenen herseyden tiksinir Rumi. Ruhuna bineklik yaotigi halde, bedenden bile tiksinir. Cunku beden de “asagilik ekmekci” nin taptigi seylerle besleniyor. Soyle yakariyor Mevlana: “Topraktan yaratilmis beden bir kadehtir, cansa ari-duru sarap. Bana bir baska kadeh bagisla, zaten bu kadeh kusurlu.”(DK. 2/50) Bu igreti kadehle elde edilebilecek degerleri bir sey sananlari alay konusu eder Rumi, aci onlara. “Bana testi satma; akar irmagi olan, testiyi ne yapacak?” (DK. 2/35) diye de sorar. Nihayet igretinin, sonsuzu tanitmaya yonelik en saf degerlerine bile sirt doner. Mesela Allah´in essizlik ve birligini anlatmak gibi bir buyuk rolu ustlenen (1) rakamina bile dudak bukerek bakar. Bu haliyle o, “Allah kelimesinin harfleri bile tevhidin safligini zedeler” diye dusunen cagdasi Ibn Arabi´ye ne kadar benzer! Allah´i tanitmakla birlikte “tek” ve “bir” sozleri bile sirk kokusu tasir; cunku onlar da igreti alemin, esek surusunun degerledidir: “Oyle bir zerreyiz ki, dort unsura da isyan ettik, bes duyuya da, alti yone de. Zaten bes-alti dedigin de nedir? Tek Allah´a bile kizginim ben.” (DK. 1/296)
Evet “Allah tektir, birdir” deriz. Ama bu, baska turlu O´nun essizligini ifade edemedigimizdendir. Allah, sayi, keyfiyet, olcu otesi birdir, tektir. Bunu ifade edecek bir seyse elimizde de yok, dilimizde de.
Rumi´nin bir anlamda kendini anlatan, ama bir anlamda da onu izleyecek gonul erlerini bekleyen cileleri, tehlikeleri haber veren beyanlari da ilginctir. Bu beyanlarin ozeti sudur: “Beni seviyorsan cileye, yalnizliga, dostsuz kalmaya hazir ol! Bakin ne diyor: “Kimde benim atesimden varsa, benden hirka giymistir o. Huseyin gibi yaralidir O, Hasan gibi bir kadehi vardir onun.” (DK. 2/53)
Ve sunun altini bircok kez cizmistir Rumi: “Hak erinin bu toprak dunyada dostu olmaz. Var sanan aldanir, olup olmadigini anlamak icin olup tekrar gelmek lazimdir; o da olmuyor: “Dusman kimmis, dost kim?
Bunu anlamak icin oldukten sonra bir kez daha dunyaya gelmek lazim.” (DK. 5/181,185) Sonsuzluk eri, igretinin besledigi hicbir seyi, hatta bedeni bile umursamaz demistik. Boyle olunca, sonsuzluk eri icin olum, bir sizlanma sebebi degildir. Olum, Hak erinin ayak bagini cozen bir vuslat araci, bir erdiricidir. Ama bunu anlamak icin esek surusunun de degerlerine mahkum olmamak gerekir.
Rumi, bir sonsuzluk eri, esek surusune teslim olmamis bir ask ve iman eri olarak olumu selamlar, kutsar. Once sunu soyluyor Ebedi Dost´a: “Mademki bedenimden can isteyen sensin, onu verirken kivranirsam adam degilim.” (DK. 7/355) ve hayret edenlere soyle sesleniyor: “Olum yasayistir, yasayis; fakat gercegi orten gorus tersine gosterir onu.” (DK. 5/97)
Ve Rumi, hayat macerasinin hakkini en ideal anlamda vermis bir Yaratici ben, bir Allah halifesi sifatiyla olumun kendisini goturecegi essiz guzellikler yurdunu, aldatmayan, yalniz komayan dostu gorur ve bunu goremediklerini icin tabutu arkasindan aglayabileceklere soyle seslenir:
“Olum gunumde tabutum yuruyup gitmeye basladi mi bende bu dunyanin gami var, dunyadan ayrildigima tasalaniyorum sanma, bu cesit bir supheye dusme.
Benim icin aglama, yazik-yazik deme; seytanin oyununa duser, duzenine kapilirsan yazik olur, yazik- yazik demenin sirasi gelir.
Cenazemi gorunce ah ayrilik-ayrilik demeye kalkisma; kavusup bulusmam o zamandir benim. Beni kabre indirip birakinca elveda-elveda deme; cunku kabir, can toplulugunun bir perdesidir.
Batmayi gordun ya, dogmayi da seyret; gunese, aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak gorunur amma dogmaktir o; mezar, hapis gorunur amma canin kurtulusudur o. Hangi tohum, yere ekildi de bitmedi; ne diye insan tohumunda da boyle bir supheye dusmuyorsun yani?
Hangi kova kuyuya salindi da dolu-dolu cikmadi; can Yusuf´u, ne diye kuyudan feryad etsin? Bu yanda agzini yumdun mu ac o yanda; artik senin hay-huyun, mekansizlik aleminin havalarindadir.” (DK. 3/169)
Rumi, sevgi ve isik kadar sonsuzdur.
MEVLANA´DAN ALTIN SÖZLER
Bir adamın birçok hüner, fen, bilgi sahibi olduğuna bakma! Verdiği sözde duruyor mu? Vefâsı var mı? Ası ona bak! Hakla ettiği sözleşmeyi yerine getiriyorsa, insanlara verdiği sözde duruyorsa, vefâlıysa onu istediğin kadar öv! Onun iyi vasıflarını bir bir say! O, senin övgünden, saydığın meziyetlerden daha üstün bir kişidir.
* * *
Şöhret âfettir; şöhret peşinde koşmak, iyi tanınmak için uğraşmak, insanlığa yakışmaz. Eğer sen hakikati, aşk incisini arıyorsan, görünüşten kurtulman, deniz dalman, derinliklere inmen gerek! Yoksa şöhret, gösteriş, deniz kıyısına düşen köpüktür.
* * *
Kötü huy kılavuzun oldukça mutlu olacağım sanma! Sen sabaha kadar gaflet uykusundasın, ömürse kısadır. Korkarım ki, sen bu uykudan uyanınca gündüz olur.
* * *
Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendine kaldıkça, bir habbesin, bir zerresin fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı, bir ummansın, bir madensin! Bütün insanlarda aynı ruh vardır, ama hepsinde de aynı yağ bulunmaktadır. Dünya da çeşitli diller, çeşitli lügatler var, fakat hepsinin da anlamı birdir, çeşitli kaplara konan sular, kaplar birleşirler, bir su hâlinde akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu anlar da, birliğe erersen, gönülden sözü, mânâsız düşünceleri söküp atarsan, can, mânâ gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara gerçekleri söyler.
* * *
Sende bulunan beş duygu ışığını, gönül nuruyla aydınlat. Duyguları beş vakit namaz gibi bil. Gönlünse yedi âyetten ibâret olan Fatiha Sûresi’ne benzer. Her sabah göklerden bir ses gelir, gönlünden dünya sevgisini atabilirsen o sesi duyar, hakikat yolunun izini bulur, yol alır gidersin.
* * *
Gel, gel, daha yakın gel, bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek? Madem ki sen, bensin, ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çekişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücud halinde olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler, yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el, ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek, uğursuz.
* * *
Mânâların aşk burakı, aklımı da, gönlümü de aldı, götürdü.”Nereye götürdü?” diye den bana sor. Aklımı da, gönlümü de senin bilmediğin o tarafa, ötelere götürdü. Ben öyle bir revâka, öyle bir kemer altına ulaştım ki, orada ne ay gördüm, ne de gök. Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da, dünyalıktan çıkar, dünyalığını kaybeder.
* * *
Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol. Başına gelen derde, balaya razı olur da, ses çıkarmazsan, o anda hemen sana cennet kapısı açılır. Eğer gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla. Zaten o sana yabancı değildir, onunla aşinalığın vardır. Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma, onu neşe ile karşıla, merhaba, hoş geldin de. Onu güler yüzle, tatlı sözle karşıla ki gönül alıcı o eşsiz varlık hoşa gitmeyen çarşafını üstünden atsın da güzelliği ortaya çıksın.
* * *
Ey benim canım, şu toprak perdesinin ötesinde, gizli bir zevk, gizli bir mutlu yalayış vardır. Her şeyi gizleyen bu örtünün altında, yüzlerce güzel Yusuflar vardır. Bu ten, bu görünen beden ortadan gidince, asıl varlığın olan ruhun kalkar. Ey sonsuz olan ruh, ey fani olan ten! Bu halin nasıl olduğunu anlamak istersen, her gece kendine bak. Uykuya dalınca tenin ölmüş gibidir. Ruhunsa cennet bahçelerine kanat çırpmaktadır.
* * *
Pişman olmayı kendine âdet edinirsen boyuna pişman olur durursun! Nihayet bu pişmanlığa da daha ziyade pişman olusursun! Ömrünün yarısı perişanlıkla geçer, öbür yarısı da pişmanlıkla heder olur gider! Bu fikri, bu pişmanlığı terket de, daha iyi bir hâl, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş ara!
* * *
Ezel sofrası üzerinde her ne kadar halk kavgadaysa da, yediler ve yerlerse de, sofra yine o sofradır, ondan hiçbir şey eksilmez. O olduğu gibi durur. Bir kuşu bir dağın üstüne konsa, sonra uçup gitse, dağda bir fazlalık veya bir eksiklik görünür mü?
* * *
Şu tenimiz ruhumuzun bir köşküdür. Orası bir tepe, bit yıkık yer değildir. Ruhumuz bizim biricik dostumuz, yârimizdir. O, bize hiçbir zaman yabancı olmaz. Gönül yolu, korkunç bir çölden geçer. Yürekli bir er, Rüstem gibi bir yiğit olmayan oraya nasıl varabilir? Oraya varacak kişi, bir pehlivan gibi hasmını yere vuran, çeşitli gıdalarla bedenini besleyen, kuvvetli, güçlü kişi değildir. Oraya varacak kişi, nefsini yenen, kendi benliğini yıkıp alt eden, dünya âşığı değil, Allah âşığı olan kişidir. Böyle bir kişinin bedeni mezara girince; mezarın toprağı ile örtülünce, o bedenden tohum nasıl baş verir yücelirse, tıpkı onun fini Hak tarafından kabul edilmiş ağacı yükselir, boy atar. Nurlu bir gönül erinden başka, o nura âşık olan kimdir? Aşk mumu, pervanenin gönlünden başka neyi yakar?
* * *
Sermâyesi kanaat olan kişinin; her yaptığı iş, tâ’at olur, ibâdet sayılır. Onun yemesi, içmesi, uyuması, Hakk’ın emrini tutması, yerine getirmesi içindir. Sakın Hak’tan başkasını dost edinme! Çünkü halkın dostu olmak, halkın gözüne girmek ömürsüzdür, ancak yarım saat sürer.
MEVLANIN YEDİ ÖĞÜDÜ
Cömertlikte yardım etmede akar su gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol..
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,
Hoşgörülükte deniz gibi ol,
Ya olduğun gibi görün…
Ya göründüğün gibi ol…
MEVLANADAN HİKAYELER
Haddini Aşmanın Zararı
Bir gün adamın biri Hz. Musa (a.s.)´ya geldi:
– “Ya Musa ne olur dua et de ben hayvanların dilinden anlayayım ve bundan kendime hisseler çıkartarak daha iyi bir insan olayım.” dedi.
Hz. Musa (a.s.):
– “Yürü işine git, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, bu halin senin için daha hayırlıdır.” dedi.
Fakat adam dinlemedi ısrar etti:
– “Ya Musa ne olur hiç değilse kapımda yatan köpekle horozun dilini anlayayım.” dedi.
Musa (a.s.) her ne kadar bundan vazgeçmesi için çalıştıysa da adam ısrar etti. Bunun üzerine Musa (a.s.) ona dua etti. Adam sevinerek evine döndü. Ertesi sabah hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşarak bunu kaptı. Köpek buna kızdı:
– “Be horoz bu yaptığın doğru mu? Sen buğday da yiyebilirsin arpa da. Mısır da yiyebilirsin, küçük taneleri de. Bense ekmekten başka bir şey yiyemem, neden benim rızkımı kapıyorsun?” dedi.
Horoz cevap verdi:
– “Haklısın fakat hiç tasalanma yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnını iyice doyuracaksın.” dedi.
Bunu duyan adam hemen eşeği pazara götürerek sattı.
Ertesi sabah da bakalım köpekle horoz ne konuşacaklar diye onların yanına geldi.
Köpek horoza sitem ediyor:
– “Yahu horoz hani eşek ölecekti, biz de karnımızı doyuracaktık.” diyordun.
Horoz:
– “Eşek ölmeye öldü lakin başka yerde. Çünkü sahibim onu sattı. Fakat hiç merak etme yarın at ölecek, o zaman da daha büyük bir ziyafete konacaksın.” dedi.
Bunu duyan adam hemen ahıra koştu, atı aldığı gibi pazara götürüp sattı. Sevinerek evine döndü:
– “Bu hayvanların dilini öğrenmem çok iyi oldu. Böylece zarardan kurtuldum.” diye düşünüyordu.
Ertesi sabah yine acaba ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanına gitti. Köpek yine horoza sitem ediyor, duruyordu:
– “Yahu horoz bu sefer de dediğin olmadı, yoksa sen de mi yalana başladın.” dedi.
Horoz:
– “Hayır ben yalan söylemedim at ölecekti lakin sahibimiz onu da sattı. Fakat merak etme, yarın sahibimizin çok değerli kölesi ölecek o zaman onun hayrına yemekler, helvalar verilecek hepimiz doyacağız.” dedi.
Bunu duyan adam o gün hiç beklemeden, kölesini götürüp sattı:
– “Bu horozla köpeğin dilini öğrenmem iyi oldu. Böylece birçok zarardan kurtuldum.” diye düşünerek sevindi ve ertesi gün yine köpekle horozun yanına koştu. İkisi yine konuşuyorlardı. Köpek bu sefer çok kızgındı:
– “Yalancı horoz, hani köle ölecek, bu sayede karnımız doyacaktı, günlerden beri yalanlarınla avutuyorsun, bu sana yakışır mı?”
Horoz:
– “Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye başladı. Köle öldü fakat burada değil, başka yerde. Çünkü sahibimiz onu sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Çünkü bu sefer sıra kendine geldi. Zira ilkin kaza, bela eşeğe gelecek, böylece sahibimiz beladan-kazadan kurtulmuş olacaktı. Eşeği satınca, onun yerine ata geldi, atı da satınca, köleye geldi. Köleyi de satınca bela ona gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, o sayede hepimiz doyacağız.” dedi.
Bunu duyan adam ah vah etti, başına vurdu fakat iş işten geçmişti.
Böylece tamahkarlığın cezasını hayatıyla ödedi.
Kuşun Hz. Peygamberin Ayakkabısını Kaçırması
Bir gün Allah´ın (c.c) Yüce Resulü (s.a.v.) abdest almak için su istedi. Elini yüzünü yıkadı, ayaklarını da yıkayıp, ayakkabılarını giymek üzereyken bir kuş gelerek pabuçlarından birini kaparak götürdü.
Süratle havalanan kuş, havada pabucu tersine çevirdi. Çevirince içinden bir yılan düştü. Sonra kuş getirip pabucu Allah´ın (c.c.) yüce Resulünün önüne bıraktı. Hz. Hamza´nın Kahramanlığı Yazdır
Resulullah´ın (s.a.v.) amcası Hz. Hamza gençliğinde, savaşlara katılırken zırhını giyer öyle cenge giderdi. Yaşı ilerleyince zırhsız, başı açık, vücudu çıplak savaşmaya başladı. Bunu görenler şaşırarak sordular:
– “Neden böyle yapıp kendini tehlikeye atıyorsun ey aslanlar aslanı.” dediler.
– “Genç, iri yapılı ve kuvvetliyken savaşa zırhsız katılmazdın, şimdi ihtiyarladın gücün azalıp belin büküldüğü halde neden böyle hiçbir şeye aldırış etmez oldun.” dediler…
Hz. Hamza şöyle cevap verdi:
– “Gençken ölümü bu dünyaya veda etmek olarak görürdüm. Fakat Muhammedi nur sayesinde bu fani dünyaya bağlı değilim. Ölüm hakikat kapısının açılışından ibaret olursa ondan neden kaçayım.”
Deveye Cevap
Adamın biri develerden birine sordu:
– “Ey izi mübarek eti helal deve nereden geliyorsun?” dedi.
Cevap veren deve şöyle dedi:
– “Sizin memlekette bulunana hamamdan geliyorum.” dedi.
Adam güldü:
– “Evet, dedi söylediğinin doğruluğu dizinden belli.” dedi.
* “Ainesi iştir kişini lafına bakılmaz.”
Nasuh Tövbesi Yıllar önce Nasuh adında bir adam vardı. Nasuh hamamlarda tellaklik eder böylece kadınları kolaylıkla avlayarak baştan çıkarırdı. Yüzü kadın yüzü gibi tüysüzdü. Erkekliğini bu yüzden rahatlıkla gizlerdi. Nasuh yıllarca tellaklık etti, kimse onun erkek olduğunun farkına varmadı. Çünkü yüzü kadın yüzü gibi, sesi kadın sesi gibiydi. Çarşaf giyer peçe takardı, fakat şehveti azgın bir gençti. Bu yüzden padişahın kızlarını bile hammada keseler ovar, yıkardı.
Aradan zaman geçince Nasuh bu işten pişman oldu, tövbe etti fakat tövbesini tutamadı. Bu defalarca böyle oldu. Bir gün Nasuh bir Allah dostuna giderek:
– “Bana dua et.” diye ricada bulundu.
O Allah´ın (c.c.) veli kulu ona dua etti.
Nasuh bir gün yine hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu. Bütün kadınlar onu aramaya koyuldular.
Herkesin eşyasını aramak için önce hamamın kapısını kapadılar. Sonra başladılar aramaya. Fakat inci bir türlü bulunamadı. Bunun üzerine herkesin ağzını ve her yerini aramaya başladılar.
– “İhtiyar, genç, herkes anadan doğma soyunsun.” diye bağırdılar.
Nasuh korkusundan bir kenara çekildi, yüzü korkudan sararmış dudakları titriyordu. Ölüm korkusu her yanı sarmıştı. Kendi kendine:
– “Yarabbi, dedi. Birçok defalar tövbe ettim fakat tövbemi bir türlü tutamadım. Eğer beni bu beladan, rezil rüsva olmaktan kurtarırsan bütün yaptıklarımdan tövbe ettim.” dedi.
Hamamdakiler herkesi aradıktan sonra:
– “Ey Nasuh herkesi aradık, şimdi sıra sende gel seni de arayalım.” dediler. Nasuh için kurtuluş yoktu tam onu arayacaklardı ki ansızın:
– “İnci bulundu.” diye bir ses geldi. Nasuh´u aramaktan vazgeçtiler, böylece Nasuh rezil olmaktan, ölümden kurtulmuştu. İnci bulunduğu için herkes bayram ediyor seviniyordu. Bu sevinç dalgası geçtikten sonra Nasuh´u çağırdılar:
– “Ey güzel tellak gel, padişahın kızı seni çağırıyor gel onu kesela, yıka” dediler.
Nasuh bunu reddederek hamamdan çıkıp gitti. Bir daha da tövbesini bozmadı…
Denize Para Atan Adam
Birisinin bütün serveti kırk kuruştu, bu kuruşlardan her gece birini denize atardı. Böylece de nefsini iyice ezerek hizaya getirmek, ıslah etmek isterdi. Annenin Nasihatı
Bir anne çocuğuna:
– “Geceleyin mezarlıkta yahut da korkulu bir yerden geçerken gözüne bir hayal görünürse sakın korkma. Yüreğini sağlam tut, üstüne saldır. O zaman onun kaçtığını göreceksin.” dedi.
Çocuk düşünmeden şöyle söylendi.
– “Sevgili anneciğim güzel söylüyorsun da ya o hayaletin annesi de senin söylediklerini ona söylemişse, ben ona saldırınca o da gırtlağıma sarılırsa ben o zaman ne yapacağım.” dedi.
Adam Ve Su
Su pis bir adama:
– “Ey pis adam koş bana gel ki seni temizleyeyim.” dedi.
Pis adam:
– “Sudan utanıyorum.” dedi.
Su bunun üzerine:
– “Eğer utanırsan nasıl temizleneceksin, bu pislik benim dışımda nasıl temizlenir.” dedi.
* Gönül ten havuzunda çamura bulandı, ama ten gönül havuzunda temizlendi.
* Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah – bir aralık – vardır, birbirlerine kavuşmazlar. Yolun Kenarına Diken Eken Adam Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler:
– “Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” demeye başladılar. Fakat adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu. Bir gün Allah´ın bir velisi ona:
– “Mutlaka bu dikenleri sök.” dedi.
Adam itiraz etmedi.
– “Evet mutlaka bir gün sökerim.” dedi.
Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu.
Veli adama:
– “Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma.” dedi.
Adam:
– “Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım.” dedi.
Allah´ın (c.c.) velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi:
– “Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun.”
* Cömertlik, şehvetleri lezzetleri terk etmektir.
* Dağ vardır sesi iki misli aksettirir, dağ vardır sesi yüz misli aksettirir.

Kul Dede türbesi..hasandede





Kul Dede

Kul Dede türbesi..hasandede





 Türbenin yapımı  Haydar Sultan Ocağı evlatlarından 
Ali Haydardedeoğlu ve Erbay Haydardedeoğlu tarafından yapılmıştır.İşte bunun üzerine Dede Mehmet Ali Kuldedeoğlu
tarafından derlenmiş bir demet şiir.                                                                                                               

1)   Karaman elinden sökün eyledim
Urum diyarının gülü dediler
Tamşuvar Viyana kale feth oldu
Şehidi galiba Veli dediler
2)   Pir Veli’yi şehit aldı Viyana
Bir zamanlar dolaştı diyar diyara
Kanuni’den ferman aldı bir ara
Pirim Hasan Dede Veli dediler
3)   Pirim Hasan Dede Kulu geldiler
Ankara Samanpazar çadır kurdular
Kurbalı Ebulhas yolun tuttular
Ayrıldı evimizin yolu dediler
4)   Kızılırmak kenarına kurdular mekan
Yol doğru giderse olur mu diken
Hacı Bektaş’ınan Haydar Sultan
Erenler körpesi geldi dediler
5)   Bir zaman diyarda gezdi dolaştı
Bugün yarın derken gün geldi çattı
Kendisi dünyadan elini çekti
Galiba Kulu’ya göçtü dediler
6)   Başında kalmadı akraba hısım
Hacılar köyüne her zaman küsüm
Otuzdokuz yaşına gelince yaşım
Kulu’nun açıldı gülü dediler
7)   Sefil idi perişandı türbesi
Kabul olur yüz sürenlerin tövbesi
Ali Baba Haydar Sultan’nın körpesi
Gidelim yapalım belli dediler
8)   Onardık türbeyi çok güzel oldu
Suyunu getirdik Cennet bağ oldu
Erbay Haydardedeoğlu cem evi dedi
Atalım temelini gelir dediler
9)   Tamam ettik cem evin temeli
Burda gayrı Hak lokması yemeli
Sene doksandördü tarih koymalı
Erbay Haydardedeoğlu’nun eli dediler
10)  Kulu dedem bahçan bağın şen olsun
Gelen misafirin girip otursun
Kurbanlar kesilip cemin yürüsün
Dedemoğlu’na şimdi deli dediler
KUL DEDE EVLATLARINDAN AŞIK DEDEMOĞLU’NUN HAYATI

Pirim Hasan Dede Ecdadım Kulu                              Gelin Hey Erenler Semah Dönelim
Çoban İsmail'e vermişim beli                                  Kırklar Meydanında Ararlar Bizi
Aklımdan Çıkmıyor Gördüm Göreli                           El Bağlayıp Divana Duralım
Dedemoğlu'nun Sinesi Yareli Dilber                          O Ulu Divanda Tanırlar Bizi

Dedemoğlu 1946 yılında Hasandede’de dünyaya gelen aşığın gerçek adı, Mehmet Ali Kuldedeoğlu‘dur.  Soyadları dedeleri olan Kuludede’den gelmektedir. Bağ ve bahçe işleri ile geçimini sağlayan fakir bir ailede büyümüştür. İlkokulu Hasandede Kasabasında bitirmiştir ve bu öğrenim hayatının sonu olmuştur.

Çocukluğundan itibaren saz çalanlara ve saza karşı büyük bir ilgisi olur. Daha ilkokulda iken köyde usta malı şiir söyleyen İbrahim Demirhan’ın sürekli yanına gider onu her fırsatta dinler ve fırsat buldukçada onun sazı ile de birşeyler çalmaya çalışır .

Ayrıca sesi güzel olduğu için aile meclisinde ve dügünlerde ona türkü söyletilir. Bir gün babasına “Baba ben elin sazı ile oynayıp duruyorum bana bir saz alsana” dedikten sonra babası da 3,5 liraya kendisine bir saz alır. 3. sınıfa geldikten sonra ise artık saz çalmayı öğrenmiştir. Saz öğrenmek için haftada 20 km yaz kış demeden yol kat edip Haydar Sultan'a giderek Teyze’si olan Hayriye Saliha'nın oğlu Muharrem Haydardedeoğlu’ndan ders almıştır. İşte zaman ya; hoca ve talebe ilişkisi onları dünürlüğe kadar taşımıştır.

Dedemoğlu, bu çocuklukla askerlik devresi arasındaki gençlik yıllarını “hoyrat” kelimesi ile tanımlıyor. Dedemoğlu askere gidene kadar düğünlerde saz çalan kendi değimi ile “piyasa parçaları” söyleyen daha çok iç anadoluya özgü bir “abdallık kültürü” içinde yoğrulmuş biridir. Aynı zamanda bu çalgıcılık şairin askere gidene kadarki dönemde geçim kaynağı olmuştur.

Sazı ilk defa onun elinden tanıdığı İbrahim Demirhan’dan sonra gerçek anlamda sazın inceliklerini ona öğreten hocası Anadolu bzo kırının ölümsüz isimlerinden olan Hacı Taşan’dır. O dönem çevrede icraa eden kendi söylemi ile zaten 5 kişi vardır. Ankara’da Zekeriya Ziya, Elmedağı’nda Bayram Arıcı, Kırıkkale’de Ekrem Aydost, Keskin’de (Kırıkkale’nin ilçesi) hocası Mustafa Taşan ve Hasandede’de kendisidir.

Askerden sonra 1966 yılında aynı zamanda da akrabası olan Nahide Hanım ile evlenir ve bu evlilikten 4 çocuğu olur. Hüryan (evli), Perihan (evli), Cihangir (evli), Ercihan (evli). Askerden döndükten sonra artık düğünlerde saz çalmayı bırakmış ve geçimi için Hasandede Belediyesi’ne işçi olarak girmiş ve buradan emekli olmuştur. Fakat aşığımız özellikle bağ ve bahçe işleri ile uğraşmayı hep sürdürmüştür. Birçok Hasandedeli gibi yazları bağ evinde meyve ve bahçe işleri ile uğraşarak geçinirken kışları ise Hasandede merkezindeki evinde gerçirmektedir

AŞIKLIĞA GEÇİŞUsta – Çırak ilişkisi ile saz çalmayı öğrenen Mehmet Ali Kuldedeoğlu, aşıklığa geçişi bir rüya sonucu bade içerek olur. Birgün rüyasında daha önce hiç görmediği “Cafer Dede”yi görür. Cafer Dede, ona “Hadi bir çalda dinleyeyim” der. Aşık sazı çalmaya başlayınca, Cafer Dede, ona “Ben bunları istemedim ki, bana içeri makamından çal” der. İşte o günden sonra Dedemoğlu sadece deyiş ve nefesler okumaya başlar ve bundan sonra diğer parçaları söylemeyi, düğünlerde çalmayı bırakır.

Aşık daha sonraları Aptallığı bırakır ve Alevi – Bektaşi geleneğine yönelir. 23 yaşında da artık “cem”lerde “zakir”lik yapmaya başlar.

MAHLAS ALMA Gördüğü bir rüya sonrası etkilenip, dini şiire yönelen aşık, yine gördüğü bir rüya sonrası mahlasını alır. Rüyasında gördüğü “Kuludede”, onu “Gel Dedemoğlu gel” diye çağırır ve bundan sonra yazdığı tüm şiirlerde bu mahlası kullanmay başlar. Yine bu olayı “rüyasında bade içerken mahlas alan aşıklar
alıntıdır.
http://www.gelincanlar.com/alevilik_hakkinda/23_kul-dede.html

Kul Hüseyin'in Türbesi

Kul Hüseyin'in Türbesi merzifon. Keçiköy





Kul Hüseyin Merzifon ve Gümüşhacıköy yörelerinde çobanlık yaparak yaşamını sürdürmeye çalıştı ve aşıklık geleneğini öğrenmeye başladı. Aynı dönemlerde yörenin bilinen ulularından Hızır Sersem Baba ile tanışıp kendisine bağlandı ve Gümüşhacıköy’ün Keçiköy köyüne yerleşti. Bundan dolayı da Keçiköylü Kul Hüseyin olarak anıldı. Bu dönemden sonrada kendini geliştirerek kısa sürede yörede tanındı ve saygın bir konuma geldi. Feyzullah Çelebi ve Cemalettin Çelebi ‘yi mürşit kabul etti.
Bu dönemde birçok aşıkla tanışıp dostluk kurdu ve aynı meclislerde bulundu. Yine oğlu Halil, Kumbabalı İbrahim, Kul Fakır gibi birçok aşığa da ustalık ederek yetişmelerine yardımcı oldu. Deli Boran, Sefil Ali gibi aşıklarla ise yakın dostluğu oldu.
NEFESLERİ
1)
Gönül niçin beni zari zar ağlatırsın
Verdiğim ikrardan dönen değilim
Senden başkasına vermem gönlümü
Uçup daldan dala konan değilim

Kimseler çıkmasın senin köşküne
Elif ile Mim yazarım meşkine
Yandım da kül oldum senin aşkına
Şair ateşlere yanan değilim

Her daim efendim yanımda olsan
Hicran sinem kırkpare bölünse
İstemem şu âlem hep güzel olsa
Senden başkasını seven değilim

İkman göllere de ördek az gelir
Güzelden güzele cilve naz gelir
Yüzyıl cemaline baksam yine az gelir
Bin yıl dahi baksam kanan değilim

KUL HÜSEYİN’ im der bilirsin halimi
Efendimsin cüda etme kulunu
Senden başkasına vermem elimi
Vallahi billahi yalan değilim

2)
Devredip gezerken dar-ı fenayı
Bağdat diyarına vardın mı turnam
Medine şehrinde Fatma Anayı
Makamı andadır gördün mü turnam

Biz de beli dedik nice uluya
İman aldık ikrar verdik veliye
Necef deryasında İmam Ali'ye
Bu deryaya yüzler sürdün mü turnam

Medayin şehrinde Selman'a varıp
Bağdat'ta Kazım'ın kabrini görüp
Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp
İkrara bent olup durdun mu turnam

Hür şehit de Kerbela'da çürümez
Haktan izin yoktur kalkıp yürümez
İmam Hüseyin'in kanı kurumaz
Şehitler serdarın gördün mü turnam

Hazreti Eyyub'un nikabın kaldır
Tende iki kurt var neye maildir
Biri ipek sarar biri balımdır
Bunların sırrına erdin mi turnam

Behlül evcik yapar idi zindanda
Makamını gördü uçmak evinde
Tılsımı da erenler ceminde
Kırkların darına durdun mu turnam

Veysel Karan gezer idi yemende
Serin verdi On İki İmam yolunda
İmam Mehdi hangi vakt u zamanda
Nasıl zuhur eder sordun mu turnam

Kul Hüsey'n'im der ki hakka varalım
Varıp o dergaha yüzler sürelim
Can baş feda olsun şahı görelim
Sen de o sultanı gördün mü turnam